<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İlk Kurşun Gazetesi &#187; Erol Manisalı</title>
	<atom:link href="http://www.ilk-kursun.com/konu/cumhuriyet/erol-manisali/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ilk-kursun.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 Mar 2010 15:07:43 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Turhan Selçuk’un Kırık ve Düz Çizgileri</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/turhan-selcuk%e2%80%99un-kirik-ve-duz-cizgileri/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/turhan-selcuk%e2%80%99un-kirik-ve-duz-cizgileri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Mar 2010 09:13:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=34382</guid>
		<description><![CDATA[En kötü, en acımasız, en zor günlerde bile bu toplumu ayakta tutan düşünceler, çizgiler, duygular vardır. Onlar sayesinde toplum çökmez, ayakta kalır ve yavaş yavaş yeniden canlanır.
Turhan Selçuk çizgileriyle bu topluma can veren, yaşama sevincini üreten bir büyük usta, bir ulu çınar. Köşemde, kendisinden sıkça söz ederken büyük mutluluk duyardım. Hayran kaldığım vurucu çizgileri içimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>En kötü, en acımasız, en zor günlerde bile bu toplumu ayakta tutan düşünceler, çizgiler, duygular vardır. Onlar sayesinde toplum çökmez, ayakta kalır ve yavaş yavaş yeniden canlanır.<span id="more-34382"></span></p>
<p>Turhan Selçuk çizgileriyle bu topluma can veren, yaşama sevincini üreten bir büyük usta, bir ulu çınar. Köşemde, kendisinden sıkça söz ederken büyük mutluluk duyardım. Hayran kaldığım vurucu çizgileri içimi sımsıcak ederdi. Kendi sözcüklerimi onun çizgileriyle birleştirir, bütünleştirirdim kafamda.</p>
<p>En karamsar hatlarında bile ufkun derinliğini ve yaşama sevincini yakalardım. Kimi zaman onun tek bir karikatürünün onlarca cilt kitaba bedel olduğunu düşündüm.</p>
<p>Sapasağlam, taş gibi uygarlığın, çağdaşlığın ve gerçek demokrasinin bir savaşçısıydı. Sakin, sevecen, mütevazı dünyası içinde o bir çizer değildi yalnızca; bana göre çok önemli bir düşünürdü.</p>
<p>Yıllardır üniversitedeki odamda asılı duran dört çerçeveden ikisinde Turhan Selçuk’un karikatürleri yer alır. Beni ziyarete gelenler bunu çok iyi hatırlar.</p>
<p>Hatta, gelen yabancı profesörler de bakmadan edemezler. Benim bir şey söylememe gerek kalmadan meseleyi kavrarlar. Çünkü onun çizgileri evrensel bir dile sahiptir. Odamdaki karikatürlerin ikisi de Türkiye-AB ilişkileri ile ilgili.</p>
<p>- Birinde AB, iki tekerlekli çekçek gibi bir arabanın sürücü koltuğunda oturmuş. Kamçı gibi bir sopanın ucuna takıp uzattığı havucu kovalayan bir köylü ise arabayı, “beygirin bulunduğu yerde” çekiyor. Hiçbir zaman elde edemeyeceği havuca ulaşmak için arabayı sürükleyen kişinin neyi temsil ettiğini tahmin edersiniz.</p>
<p>- Çalışma odamda asılı duran ikinci Turhan Selçuk karikatürü ise 2005’te çizilmiştir (Cumhuriyet, 10 Ekim 2005). AB’nin Türkiye’ye kabul ettirdiği ucu açık politikayı anlatır. Bir dinozor,“ucu açık kuyruğundan” Türkiye’yi dışarıya atmaktadır. Karikatüre benim o hafta çıkan köşe yazımdan bir paragraf eklenmiş. Turhan Ağabey’in çizgileriyle benim yazımın aynı kare içinde Cumhuriyet’te yer alması bana büyük mutluluk verdi.</p>
<p>Bu karikatürü yalnızca üniversitedeki odama asmakla kalmadım. Aynı zamanda “Avrupa’yla Derin Bağlar” kitabıma da koydum. (Sayfa 197)</p>
<p>Avrupa basınında da birlikteliğimiz oldu. Almanya’nın ünlü “Politik” dergisi Kasım 2004 tarihli sayısında Turhan Selçuk’a bir bölüm ayırmıştı. Onun Avrupa konusundaki çarpıcı karikatürleri ile birlikte benim Cumhuriyet’teki köşemde 4 Ekim 2004’te çıkan “Gerçeğin Kendisi, Senaryo Değil” başlıklı yazım Almancaya çevrilerek aynı bölümde yer almıştı.</p>
<p>Alman dergisinde “Avrupa konusunda” onun çizgileri ve benim satırlarım bütünleşip bir araya gelmişti. Dergi elime geçtiğinde çok şaşırdım, benim için mutlu bir sürpriz oldu.</p>
<p>Turhan Selçuk’la ilginç bir gönül ve fikir bağımız hep vardı. Hayatım boyunca kendisi ile sadece birkaç defa karşılaştık. Yüz yüze görüşmeden de güçlü bir fikirdaşlığımız ve birlikteliğimiz oldu.</p>
<p>- Onun çizgilerini izler, kendime göre yorumlar yapar, yazılarımda bu çizgileri anlatırdım.</p>
<p>- Turhan Selçuk da yanılmıyorsam 5-6 defa karikatürlerinde ismimi de anarak benim fikirlerime ve yazılarıma yer verdi. Ölümsüz bir büyük ustanın çizgilerinde yer almak güzel bir şey.</p>
<p>İşte aramızdaki gizemli bağ buydu. Şimdi büyük usta bedenen de olsa aramızdan uçtu gitti. Onun son 60 yılda Türkiye’nin toplumsal hayatında doldurduğu yerin karşılanabileceğini hiç sanmıyorum.</p>
<p>Ama çizdikleri, yalnız düne ve bugüne değil, yarına da ışık tutan ilhamı yeni nesillere sunacaktır.</p>
<p>Bir büyük ustayı, bir sağlam insanı kaybettik sanmayın sakın; yarattıklarıyla o hep aramızda olacak, çizgileriyle yaşayacak… Kimi zaman kırık, kimi zaman düz, kimi zaman da köşeli ve yuvarlak çizgileriyle…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/turhan-selcuk%e2%80%99un-kirik-ve-duz-cizgileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Soykırım Tasarısı ve 1 Mart Tezkeresi</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/soykirim-tasarisi-ve-1-mart-tezkeresi/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/soykirim-tasarisi-ve-1-mart-tezkeresi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2010 10:35:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=33268</guid>
		<description><![CDATA[Ermeni soykırımı tasarısı Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’ndan ‘22’ye karşı ‘23’ oyla kabul edildi. Bu, Türkiye ve bölge politikası olarak, bir “Amerikan gerçeğidir.”

1 Mart 2003’te de ünlü “tezkere” TBMM’de yeterli çoğunluğu alamadığı için reddedilmişti. Bunu da “Türkiye gerçeği” olarak görmek gerekir.
Oysa 1 Mart tezkeresinin geçmesini yalnız Erdoğan hükümeti değil MGK de istemişti. Oylama öncesinde, net [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ermeni soykırımı tasarısı Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’ndan ‘22’ye karşı ‘23’ oyla kabul edildi. Bu, Türkiye ve bölge politikası olarak, bir “Amerikan gerçeğidir.”<br />
<span id="more-33268"></span><br />
1 Mart 2003’te de ünlü “tezkere” TBMM’de yeterli çoğunluğu alamadığı için reddedilmişti. Bunu da “Türkiye gerçeği” olarak görmek gerekir.</p>
<p>Oysa 1 Mart tezkeresinin geçmesini yalnız Erdoğan hükümeti değil MGK de istemişti. Oylama öncesinde, net bir tutum almayarak topu Meclis’e atmış ve dolaylı yoldan destek vermişti. Ama olmadı işte; hükümetin tüm çabasına ve ABD’nin bastırmasına rağmen “Türkiye gerçeği” baskın çıktı.</p>
<p>- ABD’nin, Irak’ın işgalindeki para ve insan maliyeti arttı.</p>
<p>- Hükümetin verdiği sözler yerine getirilememiş oldu.</p>
<p>- Türkiye-Amerika ilişkilerinde, bazı çevrelerin hiç de istemediği bir soğukluk meydana geldi.</p>
<p>Türk kamuoyunun ABD’ye bakış açısındaki olumsuzluk, tezkerenin reddinde bir sonuç değil, daha çok bir sebeptir.</p>
<p>1 Mart 2003 öncesinde ABD müdahalesini savunan ve tezkerenin Meclis’ten geçmesini isteyen birçok kesim ve kişi zaman geçtikçe, “ne iyi oldu da reddedildi, iyi ki geçmemiş” demeye başladılar. Bunlara, şahsen tanıdığım o zamanki bazı AKP milletvekilleri de dahildir.</p>
<p>Unutmayalım ki 2010’un başında, eski Başbakan Tony Blair bile, 2003 Irak müdahalesini ABD ile birlikte gerçekleştirdiği için, İngiltere Parlamentosu’nda hesap vermek zorunda bırakıldı. Blair’in İşçi Partisi, bu işgal yüzünden oy kaybetti. Kendisi de “Partimin değilse bile İngiltere’nin yüksek çıkarları için, bu işgali gerçekleştirmem gerekti” demek zorunda kaldı. Hatta, kamuoyunu yanılttığını bile kabul etti.</p>
<p>Ve Türkiye’nin gerçeği…</p>
<p>1 Mart 2003 tezkeresinin Meclis’teki reddi, bir Türkiye gerçeği idi. 4 Mart 2010’da Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda soykırım tasarısının kabulü ise ABD’nin kendi iç dinamiklerinin sonucudur.</p>
<p>Başkan Obama’nın çabalarına rağmen kabul edildi. Washington yönetimi Türkiye’de, yeni bir Amerika karşıtı havanın oluşmasını istemiyor. Çünkü İran ve diğer açılımlar konusunda Erdoğan hükümetinden talepleri var. Kamuoyunda yeni bir ABD karşıtı hava oluşursa, hükümetin işi daha da zorlaşır, konjonktür hiç uygun değil.</p>
<p>Tel Aviv şu günlerde, ellerini ovuşturuyor olmalı: Şimdi “one minute demek sırası bizde” diye düşündüklerine bahse girerim…</p>
<p>1 Mart 2003 tezkeresinde olduğu gibi 4 Mart 2010 oylamasında da bir Amerikan gerçeği var. Tabii Washington’ın eli daha rahat; “Amerikan gerçeğini” arkasına alarak Erdoğan hükümetini daha da sıkıştırabilirler. Buna karşılık Ankara’nın böyle bir “oyun oynama lüksü” bulunmuyor.</p>
<p>Başka bir gerçek daha söz konusu; eğer Erdoğan hükümetinin de ısrarla istediği gibi 1 Mart 2003 tezkeresi yeterli çoğunluğu alarak Meclis’ten geçseydi, “acaba iktidar, yeni Ortadoğu açılımını gerçekleştirebilir miydi?” Ankara, İran ve Suriye ile, “bugünkü yakınlaşma ortamına girebilir miydi?”</p>
<p>Türkiye “keskin bir taraf” haline dönüşür, Suriye ve İran başta olmak üzere komşu Müslüman ülkelerle büyük sorunlar yaşamaya başlardı. 1 Mart 2003 tezkeresindeki “Türkiye gerçeği” bir anlamda, bütün bu olumsuzlukları asgariye indirmiştir.</p>
<p>Ankara’daki hükümetler “Amerikan gerçeği”, Washington’daki yönetimler de “Türkiye gerçeği” ile yaşamak zorundadırlar. Ne Ankara’nın kiraladığı Amerika’daki lobi şirketleri ne de ABD’nin Türkiye’de kontrol altına aldığı medya ve sivil toplum örgütleri bu oluşumları tamamen değiştirebilirler.</p>
<p>İki ülkenin de yönetimleri, kendi iç dinamiklerini göz ardı edemezler. Ankara için değil ama Washington için önemli olan şudur: ABD yönetimleri Türkiye politikalarında, “Türkiye gerçeğini” hesaba katmak zorundadırlar.</p>
<p>Bunu eğer, “yokmuş gibi düşünürlerse”; meseleye, “biz Ankara yönetimleri ile istediğimizi yapabiliriz” biçiminde bakarlarsa büyük sorunlarla karşılaşırlar. Aynen Güney Amerika’da, Afganistan’da ve Pakistan’da karşılaştıkları sorunlarda olduğu gibi.</p>
<p>Ermeni soykırım tasarıları ve kabul edilen kimi kararlar, Amerikan iç dinamiklerinin sonucu olduğu kadar, yönetimlerin Türkiye politikalarındaki çelişkilerinin bir göstergesidir de.</p>
<p>Bu araçla “gereğinden fazla oynandığı zaman”, beklenen sonuçların tamamen tersi bir durum da ortaya çıkabilir. Yakın tarih, bunun yüzlerce örneği ile doludur…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/soykirim-tasarisi-ve-1-mart-tezkeresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İş Çevreleri Gümrük Birliği’nden Şikâyette Haklılar</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/is-cevreleri-gumruk-birligi%e2%80%99nden-sikayette-haklilar/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/is-cevreleri-gumruk-birligi%e2%80%99nden-sikayette-haklilar/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Feb 2010 23:45:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=32220</guid>
		<description><![CDATA[Eurochambers ortak üyeler komitesi toplantısında Türk tarafı geçen hafta Gümrük Birliği’ne yönelik ilginç değerlendirmeler yaptı.
-TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu; “Gümrük Birliği içinde malların dolaşımı serbest ama bizim ihracatçılara vize uygulanıyor; malları taşıyan kamyonlara kota koyuyorlar. Bu şekilde, bir birlikten nasıl bahsedebiliriz”. Hisarcıklıoğlu çok haklı; davul bizim, tokmak onların elinde.
- İKV Başkanı Prof. Haluk Kabaalioğlu ise şöyle dedi; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eurochambers ortak üyeler komitesi toplantısında Türk tarafı geçen hafta Gümrük Birliği’ne yönelik ilginç değerlendirmeler yaptı.</p>
<p>-TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu; “Gümrük Birliği içinde malların dolaşımı serbest ama bizim ihracatçılara vize uygulanıyor; malları taşıyan kamyonlara kota koyuyorlar. Bu şekilde, bir birlikten nasıl bahsedebiliriz”. Hisarcıklıoğlu çok haklı; davul bizim, tokmak onların elinde.<span id="more-32220"></span></p>
<p>- İKV Başkanı Prof. Haluk Kabaalioğlu ise şöyle dedi; “Biz Gümrük Birliği’ne, AB’ye birkaç yıl içinde tam üye olarak alınacağız diye katıldık. Bizi San Marino ve Andora gibi kasabalarla aynı yere koyamazsınız. 72 milyon nüfusa sahip dünyanın 16. büyük ekonomisi olan bir devlet, bu gümrük birliği ile devam edemez”. Yerden göğe kadar haklı.</p>
<p>-Eski Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti ise bazı AB üyelerinin, “Türkiye’nin alınmasını referanduma bağlamalarına karşı çıkıyor”. Yani “bizi almayacaklar, bunu nasıl yaparlar” demeye getiriyor.</p>
<p>Bu değerlendirmelerin hepsi de doğru ve haklı. Ancak, “kızı adama sahte noter senediyle nikâh sözü bile almadan sattıktan sonra” nasıl şikâyet edebiliriz ki?</p>
<p>- “Adam medeni nikâh yapmıyor, biz de medeni haklardan yararlanamıyoruz” diye yakınıyoruz şimdi.</p>
<p>Bana 1994’ten başlayarak sürdürdüğüm çabaları anımsattılar. Gümrük Birliği imzalanmadan önce bu işin yanlış olduğunu, ileride iş çevreleri başta olmak üzere bizim büyük zararlarla karşı karşıya kalacağımızı en az bin defa yazdım, söyledim. 60 akademisyen ortak bildiri yayımladık. Devlet Planlama Teşkilatı bile hazırladığı bir raporda, “AB’ye tam üye olmadan Gümrük Birliği imzalanamaz, AB hukukunda da buna yer yok; egemenliği tek yanlı devretmiş oluruz” görüşünü savundu ve siyasileri uyardı.</p>
<p>-Gümrük Birliği’nin imzalanmaması için en anlamlı ve stratejik konuşmayı 8 Mart 1995’te Sayın Abdullah Gül TBMM’de bir milletvekili olarak yaptı. Bugün Hisarcıklıoğlu’nun yakınmalarının başımıza geleceğini, o da tek tek ortaya koydu. (*)</p>
<p>İlişkilerin normalleşmesi</p>
<p>Hisarcıklıoğlu, Kabaalioğlu ve Serdengeçti şikâyetlerinde haklılar ama “mevcut AB süreci ve imzalanmış tek yanlı anlaşmalar varken bu şikâyetlerin giderilmesine olanak yok”. Bunu Sayın Kabaalioğlu benim kadar bilir, kendisi de bir AB uzmanıdır.</p>
<p>AB ile ilişkilerin normalleştirilmesi yani Türkiye’nin San Marino ve Andora kasabalarının parazit konumundan çıkarılması gerekiyor.</p>
<p>6 Mart 1995 Gümrük Birliği Belgesi ile Türkiye AB’ye özellikle tek yanlı bağlanmıştır.</p>
<p>İleride AB’ye alınmayacak olan 72 milyonluk ülkemiz Andora ve San Marino gibi, Brüksel’in yedeğine bir mavna olarak çekilmiştir. Avrupa Parlamentosu, AB hukukunda yeri olmayan bu çizgi dışı ilişkiyi, 9 Kasım 1995’te onayladı. Yani noter senedi ile kumalık anlaşması yapıldı.</p>
<p>Buna karşılık TBMM’de bir onaylama yapılmadı. Kimileri Gümrük Birliği 1963 Anlaşması’nın doğal sonucudur diyerek kamuoyunu kandırdılar. Oysa hiçbir aday ülke ile böyle bir anlaşma, üyelik öncesi yapılmamıştır.</p>
<p>Aday önce tam üye olur, AB masalarında yerini alır, yetkilerle donanır; ondan sonra da Gümrük Birliği’ne zamanla dahil olur. Yani medeni nikâh (tam üyelik) olmadan, haklar ve yükümlülükler oluşmaz.</p>
<p>Türkiye için bütün mekanizmalar özellikle değiştirildi. Hiçbir yetkisi olmayan ama dünya kadar tek yanlı yükümlülüğü bulunan bir ülke durumuna sokulduk.</p>
<p>Bugün Hisarcıklıoğlu, Kabaalioğlu ve Serdengeçti’nin haklı yakınmaları, bu anormalliklerin sonucudur. Ve göz göre göre Türkiye bu hale getirilmiştir. Kesinlikle bilgisizlikten değil. Sorunun çözümü için, uygar ülkelerin yaptığı gibi ilişkilerin artık “normalleştirilmesi” gerekiyor.</p>
<p>(*) Türkiye’nin Askersiz İşgali &#8211; Gümrük Birliği, sayfa (199-206), Cumhuriyet Yayınları, 2009</p>
<p>***</p>
<p>Sevgili Müjdat Gezen, en sıkıntılı günlerimde bana destek veren “Vefa’lı” dostum; ellinci sanat (ve fikir) yılını senin gibi özlü kutlayabilen az insan vardır. Gönül dolusu mutlulukları seninle paylaşıyorum benim vefalı dostum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/03/is-cevreleri-gumruk-birligi%e2%80%99nden-sikayette-haklilar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hukukun Üstünlüğü Ancak Katılımcı Demokrasi Varsa Geçerli Olur</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/hukukun-ustunlugu-ancak-katilimci-demokrasi-varsa-gecerli-olur/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/hukukun-ustunlugu-ancak-katilimci-demokrasi-varsa-gecerli-olur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Feb 2010 07:43:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=30966</guid>
		<description><![CDATA[Bir toplumda hukukun üstünlüğünün işleyebilmesi için bir altyapı gerekir. Bu altyapı sadece çağdaş yasaların ve anayasaların kabulü ile sağlanamaz.
Hukuk boyutu yanında siyaset, iktisat, kültür ve güvenlik boyutlarının da bu altyapının öğeleri olarak bulunmaları gerekir. Ülkelerin (toplumların) hayatında bu öğeler zamanla, özümsenerek gelişirler. Katılımcı demokrasi ancak bunlarla gerçekleşebilir.
İktisadi refahın akılcı paylaşımından demokratik hakların kullanılmasına kadar dengenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir toplumda hukukun üstünlüğünün işleyebilmesi için bir altyapı gerekir. Bu altyapı sadece çağdaş yasaların ve anayasaların kabulü ile sağlanamaz.</p>
<p>Hukuk boyutu yanında siyaset, iktisat, kültür ve güvenlik boyutlarının da bu altyapının öğeleri olarak bulunmaları gerekir. Ülkelerin (toplumların) hayatında bu öğeler zamanla, özümsenerek gelişirler. Katılımcı demokrasi ancak bunlarla gerçekleşebilir.<span id="more-30966"></span></p>
<p>İktisadi refahın akılcı paylaşımından demokratik hakların kullanılmasına kadar dengenin (ve maksimizasyonun) sağlanabilmesi için “katılımcı demokrasi” zorunludur.</p>
<p>Katılımcı demokrasi “örgütlenmiş demokrasi” ile eşanlamlıdır. Hukuki, iktisadi, sosyal ve kültürel anlamda demokratik örgütler katılımcı demokrasinin vazgeçilmez öğeleridir. Toplumda bu örgütlenmeler yeteri kadar yoksa, şu ya da bu yolla engelleniyorsa katılımcı demokrasi (yani gerçek demokrasi) ortaya çıkamaz. “Biçimsel demokrasi” söz konusu olur.</p>
<p>Biçimsel demokrasiler ise tarih boyunca, antidemokratik sonuçların altyapısını hazırlayan en önemli araçlar olmuşlardır. Kimi zaman faşist kimi zaman da komünist diktatörlerin iktidara gelmelerine ortam hazırlamışlardır.</p>
<p>Katılımcı demokrasi nedir?</p>
<p>Toplumda (ülkede) çıkar gruplarının yasal olarak örgütlendiği ve çıkarlarını koruyabildiği bir yapılanmadır.</p>
<p>- Kimi zaman sektörel ya da sınıfsal olarak belirginlik söz konusudur. İşçilerin sendikal örgütlenmeleri, çiftçilerin, memurların ya da sermaye çevrelerinin teşkilatlanmaları gibi.</p>
<p>- Bunun yanında kadın-erkek eşitliğinden çevre sorunlarına, tüketici haklarından eğitime kadar değişik alanları kapsayan sivil toplum örgütlenmeleri katılımcı demokrasi için çok önemlidir.</p>
<p>- Siyasal partilerin demokratik örgütlenmesi ve parti içi demokrasi, katılımcı demokrasinin olmazsa olmazlarının başında gelir.</p>
<p>- Bağımsız (ve demokratik) medya ve özerk üniversiteler katılımcı demokrasi için vazgeçilmez öğelerdir.</p>
<p>- Demokrasinin, “refahın ve hakların adil ve dengeli dağılmasını sağlayan bir mekanizma” olduğunu unutmamak gerekir. Bu “adalet ve dengelemenin” sağlanabilmesi için tarafların örgütlenerek güçlü duruma gelmeleri gerekir. Demokratik sistem ancak alt örgütlenmelerle sağlanır.</p>
<p>Örgütlenme varsa güç de ortaya çıkar; güç ortaya çıkınca, “çıkar grupları paylarını elde etme olanağına kavuşurlar”.</p>
<p>Parlamenter sisteme yansıması</p>
<p>Katılımcı demokrasi “alt örgütlenmelerle” demokratik sistemi oluşturur. Çiftçi örgütlenmişse güçlü olabilir ve sektör payını alır. İşçi sendikaları güçlü ise çalışanlar sosyal ve iktisadi paylarını dengeli bir biçimde elde edebilirler.</p>
<p>Sosyal sınıflar kendilerine yakın siyasal partilerle bütünleşirler ve hatta kendi partilerini bile kurarak parlamenter sisteme dahil olurlar.</p>
<p>Bu tür örgütlenmeler ve partileşmeler olmazsa demokratik sistem kurulamaz. Sistem, kapanın elinde kalır. Birileri gelir, tepede demokrasi oyunları oynamaya başlar.</p>
<p>- Kimi zaman askeri ve bürokratik oligarşi,</p>
<p>- Bazen büyük mali çevreler,</p>
<p>- Bazen de dini güç odakları sisteme egemen olurlar.</p>
<p>Her üç durumda da “iç ve dış dinamikler arasında sürekli etkileşimler” bulunur. Bu etkiler bazen çok büyük, kimi zaman da düşük düzeydedir.</p>
<p>Dönelim tekrar hukukun üstünlüğüne; bir ülkede hukukun üstünlüğünün sağlanabilmesi için katılımcı demokrasi önkoşuldur. Çünkü hukukun işleyebilmesi için “sosyal, siyasal ve iktisadi tarafların”, dengeli bir biçimde örgütlenmiş ve güçlenmiş olmaları gerekir.</p>
<p>- Örgütlenerek güçlenirler.</p>
<p>- Bu gücü kullanarak “demokratik sistemdeki yerlerini alırlar”.</p>
<p>- Bu dengelenmeler sayesinde “hukukun üstünlüğünün işlerliği” sağlanmış olur.</p>
<p>Örneğin “yasama, yürütme ve yargı arasındaki denge”, ancak bu alt örgütlenmeler sayesinde ortaya çıkar.</p>
<p>Bu örgütlenmeler üzerine oturmuş demokrasinin adı “katılımcı demokrasidir”. Çünkü, “örgütler, güçleriyle donanımlı olarak demokratik düzeni oluştururlar” ve paylarını alırlar.</p>
<p>Örgütlenmeler, “demokratik gücü ve demokratik katılımı” ortaya çıkarır.</p>
<p>Türkiye’deki sendikalaşma oranının Batı Avrupa’nın onda biri düzeyinde olması, demokrasinin izleyişini de aynı oranda yansıtabilmektedir.</p>
<p>Bugün yapılmakta olan tartışmaları bu bilimsel gerçekler doğrultusunda değerlendirirsek daha büyük hatalara düşmekten kaçınmış oluruz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/hukukun-ustunlugu-ancak-katilimci-demokrasi-varsa-gecerli-olur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gerçekten, Yeni Avrasya Açılımı mı?</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/gercekten-yeni-avrasya-acilimi-mi/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/gercekten-yeni-avrasya-acilimi-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Feb 2010 08:14:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=29612</guid>
		<description><![CDATA[Geçen aylarda Erdoğan’ın “stratejik” Rusya gezisinden sonra Şubat 2010’da Gül’ün Hindistan ziyareti, acaba “hükümetin yeni Avrasya açılımı” olarak mı tanımlanmalı? Bir süre önce de Ankara’nın organizasyonu ile iş çevrelerinden geniş bir heyet Çin’e gitmiş ve yeni bağlantılar yapmıştı. Erdoğan’ın Moskova gezisinden doğalgaz ithali, tekstil ve gıda ürünleri ihracatı konularında “daha uygun koşullar” getirilirken, nükleer enerji [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçen aylarda Erdoğan’ın “stratejik” Rusya gezisinden sonra Şubat 2010’da Gül’ün Hindistan ziyareti, acaba “hükümetin yeni Avrasya açılımı” olarak mı tanımlanmalı? Bir süre önce de Ankara’nın organizasyonu ile iş çevrelerinden geniş bir heyet Çin’e gitmiş ve yeni bağlantılar yapmıştı. Erdoğan’ın Moskova gezisinden doğalgaz ithali, tekstil ve gıda ürünleri ihracatı konularında “daha uygun koşullar” getirilirken, nükleer enerji konusunda da ön anlaşmalar yapıldı.<br />
<span id="more-29612"></span><br />
Bir Çin otomotiv devi, büyük bir yatırımla Türkiye’ye geliyor. Türkiye üzerinden Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya ihracat yapmayı planlıyorlar.</p>
<p>Çin, Rusya ve Hindistan, Avrasya’nın (ve dünyanın) üç büyük devi. Üçünün toplam nüfusu 2.5 milyarı aşıyor. ABD ve AB’nin her birinin altışar katı büyüklüğünde bir ölçeğe sahipler.</p>
<p>“Erdoğan hükümeti bu Avrasya açılımını neden başlattı” diye sorduğumuz zaman, ilk akla gelen yanıtlar şunlar olabilir:</p>
<p>1) Devam etmekte olan 2008 ekonomik krizi Türkiye’yi de fena halde vurdu. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki daralmanın yerini tutacak yeni ihracat pazarları gerekli.</p>
<p>Rusya başta olmak üzere Çin ve Hindistan ile bu nedenlerle ilişkilerin geliştirilmesi gerekiyor.</p>
<p>2) Türkiye’de işsizlik had safhada, yakınmalar toplumsal bunalıma dönüşüyor. Çin, Rusya ve Hindistan’dan bazı yatırımlar gelebilir, yeni iş olanakları açılabilir. İç piyasadaki kötü gidiş bu yolla biraz olsun düzeltilebilir.</p>
<p>3) ABD ve AB’nin Erdoğan hükümeti ile ilişkileri bugün iyi, Ankara’dan memnunlar. Ama bu işin yarını da var. Onlara tek taraflı olarak bu kadar bağlanmak uzun vadede iktidara da zarar verebilir.</p>
<p>Şimdiden “bazı dengelemelere” gitmek ve hükümetin eline bazı kozlar vermek yararlı olabilir. Bu da “Avrasya açılımını” zorunlu hale getiriyor.</p>
<p>4) Ortadoğu (ve Arap-İran) açılımının iç kamuoyunda yarattığı “kimi rahatsızlıklar”, Avrasya açılımı ile dengelenebilir. Hele Çin, Rusya ve Hindistan sahneye çıkarıldığında…</p>
<p>Erdoğan hükümetinin “Avrasya açılımında” ilk akla gelenler bunlar. Bu öğelerin dördü de birlikte değerlendirilmiş olabilir.</p>
<p>Denge politikasına dönüş mü?</p>
<p>1970’li yılların başından beri, “Türkiye için denge politikalarını savunmuş bir akademisyen ve yazar olarak” Avrasya açılımı benim düşüncelerime uygun düşer.</p>
<p>Nedenleri şunlar:</p>
<p>- Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerini “normalleştirebilmesi” için, Asya büyükleri ile ilişkilerini “olması gereken düzeye” çıkarması gerekir. Bugün özellikle Hindistan ve Çin’le ilişkiler, olması gerekenin çok altında.</p>
<p>- Türkiye’nin Asya’daki varlığı Afganistan’a asker göndermekle değil, Asya pazarlarında tutunmakla sağlanabilir. Asker, Türkiye’nin bölgedeki “ihraç ürünü” olmamalı, onun yerini “sivil ürünler” almalıdır.</p>
<p>Ankara hükümetleri, eninde sonunda denge politikalarına dönme ihtiyacını hep duymuşlardır. Çünkü “dengesiz ve tek yanlı uluslararası ilişki modeli” yalnız Türkiye’ye değil, yönetimdeki hükümetlere de uzun vadede zarar vermeye başlar.</p>
<p>Denge politikası konusunda bazı örnekleri sıralayalım:</p>
<p>- Menderes, Sovyetler Birliği’ni Temmuz 1960’ta ziyaret etmeyi planlayarak önemli iktisadi, mali ve sınai anlaşmalar yapma gereksinimi duydu. Bu planlanan açılım, 27 Mayıs’la engellenmiş oldu.</p>
<p>- Demirel 1960’lı ve 70’li yıllarda Batı’dan alamadığını, Sovyetler Birliği’nden sağladı. Aliağa Rafinerisi, İskenderun Demir-Çelik ve Seydişehir Alüminyum başta olmak üzere önemli gelişmelere, denge politikası ile imza attı.12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, “denge politikalarının” kimi çevrelerde yarattığı “rahatsızlıklar” sonucu ortaya çıktı.</p>
<p>- Özal, ABD ile o kadar yakın olmasına rağmen Türk inşaat şirketlerinin ve ihracatçılarının Ortadoğu ülkelerinde faaliyetlerini büyütmeleri için büyük çaba göstermek gereğini duydu. 1980’li yıllarda ihracatımızın yüzde 40-45’i Ortadoğu’ya yapılıyordu.</p>
<p>Türkiye’nin içine düştüğü (veya düşürüldüğü) koşullar, daha önceki iktidar dönemlerinde olduğu gibi Erdoğan hükümetini de Avrasya açılımına itmektedir.</p>
<p>1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda Asya’da sadece Rusya göze batıyordu. Açılımlar oraya yapıldı. Bugün daha şanslı bir ortam var; dev Çin ve Hindistan, Rusya’yı da geçerek Asya trenine katıldılar.</p>
<p>Türkiye’nin “Avrasya açılımındaki” kıpırdanmalar acaba,</p>
<p>- Türkiye-Batı ilişkilerini ne kadar normalleştirebilecek?</p>
<p>- Türkiye ile Asya büyükleri arasındaki ilişkileri, “olması gereken düzeye” ne oranda çıkarabilecek?</p>
<p>Ankara’nın elinde önemli kozlar var; sorun, bu kozların ne kadarını kullanabileceğinde yatıyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/gercekten-yeni-avrasya-acilimi-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hükümetin Ortadoğu Açılımı AB Süreciyle Çelişiyor mu?</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/hukumetin-ortadogu-acilimi-ab-sureciyle-celisiyor-mu/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/hukumetin-ortadogu-acilimi-ab-sureciyle-celisiyor-mu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2010 09:05:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=28350</guid>
		<description><![CDATA[Erdoğan hükümetinin yeni Ortadoğu politikasını eleştiren değişik çevreler şu noktalarda yoğunlaşıyorlar;

1) Hükümet, AB’nin yerine Ortadoğu’yu koyuyor: Arap dünyası ve İran ile yakınlaşırken AB’den ve Batı’dan yavaş yavaş uzaklaşıyor.
2) Erdoğan’ın başlangıçta (AB’ci) görülen politikası zaten samimi değildi. 2007 seçimlerinden sonra gerçek politikalarını (ve niyetlerini) göstermeye başladılar.
Ben biraz farklı düşünüyorum. Erdoğan hükümetinin çizgisinin değiştiğine ve 2007’den sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Erdoğan hükümetinin yeni Ortadoğu politikasını eleştiren değişik çevreler şu noktalarda yoğunlaşıyorlar;<br />
<span id="more-28350"></span><br />
1) Hükümet, AB’nin yerine Ortadoğu’yu koyuyor: Arap dünyası ve İran ile yakınlaşırken AB’den ve Batı’dan yavaş yavaş uzaklaşıyor.</p>
<p>2) Erdoğan’ın başlangıçta (AB’ci) görülen politikası zaten samimi değildi. 2007 seçimlerinden sonra gerçek politikalarını (ve niyetlerini) göstermeye başladılar.</p>
<p>Ben biraz farklı düşünüyorum. Erdoğan hükümetinin çizgisinin değiştiğine ve 2007’den sonra yeni bir zemin kaymasının yaşandığına inanmıyorum. Erdoğan hükümetinin AB ile ilişkileri, en baştaki gibi, aynı eksende seyretmektedir. 2003’te neyse 2010’da da odur.</p>
<p>2004 ve 2005’te Erdoğan hükümetinin, muhalefetin itirazlarına karşın Brüksel ile imzaladığı anlaşmaları düşünürsek bugün de bir şeyin değişmediğini anlarız.</p>
<p>Erdoğan hükümeti, Ankara’nın 1995 ve 1999’daki çizgisini sürdürmektedir. AB ile imzalanan 1995, 1999, 2004 ve 2005 anlaşmaları yan yana konduğunda, dört belgenin de birbirlerini tamamladığı görülür. Bundan önceki yazımda, bu konuya kısmen değinmiştim. Türkiye 1995’ten beri, AB üyeliğine değil, özel statüye gitmektedir ve yolun yarısı alınmıştır.</p>
<p>Erdoğan hükümetinin öncekilerden farkı, “ek olarak bölgedeki Arap ülkeleri ve İran’la yakınlaşmasıdır.” Yoksa, AB ile ilişkilerde “diğerleri Türkiye’nin üyeliğini sağlayacaktı, AKP geldi, artık AB bizi almaz” demek yanlış olur.</p>
<p>Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz, Erbakan ve Ecevit hükümetleri döneminde de “AB ile ilişkilerin anormal seyrini” en ufak detayına kadar incelemiş, değerlendirmiş ve eleştirmiş bir bilim insanı olarak bunu rahatlıkla ifade edebilirim.</p>
<p>Erdoğan hükümetinin öncekilerden farkı, yalnız Ortadoğu’yu da devreye sokması değildir; ayrıca, ABD ile ilişkilerde önceki hükümetlerden çok daha ileriye gitmesidir. Şu söylenebilir;</p>
<p>- Erdoğan hükümeti AB ile ilişkilerin 1990 sonrası olağan seyrini, diğerleri gibi, kendini küresel konjonktüre bırakmış olarak sürdürmektedir.</p>
<p>- Ancak “bu rutin ve üyeliğe götürmeyen AB sürecinin” yanına Ortadoğu ve ABD ile çok kapsamlı ilişkiler, ağırlıklı ve özlü bir biçimde ortaya konmuştur.</p>
<p>ABD eğer “Batı’yı temsil ediyorsa”, ABD ile özde yakınlaşma, “biçimsel olarak Batı’ya yaklaşma” olarak da tanımlanabilir.</p>
<p>- Eğer Ortadoğu’ya yakınlaşma bağlamında esas sorunu S. Arabistan kralının, Kuveyt şeyhinin ya da Ahmedinejad’ın “Batı yaşam tarzı ile ters düşen görüntüleri” oluşturuyorsa bunda da kabahatli olan Amerika’dır! Türkiye’nin yeri Ortadoğu’dadır. Ilımlı İslam, Cumhuriyet devrimlerinden ve sosyal hukuk devletinden çok daha iyidir diye “tavsiyelerde bulunan” kendisidir.</p>
<p>Ayrıca ABD’nin bu Türkiye politikasına Fransa, Almanya ve İngiltere gibi AB’nin büyükleri de son yıllarda katılmaya başladılar. AKP, ABD ve AB’nin değerlendirmeleri doğrultusunda Ortadoğu ile ilişkilerini öne çıkarmaya başlamıştır. Kısacası, “Washington’a ve Brüksel’e yakınlaşma”, yeni Ortadoğu açılımını doğurdu. Bu durum, Erdoğan hükümetinin öz politikası ile de örtüşmektedir.</p>
<p>Buna karşılık AB süreci, eski hükümetler döneminde olduğu gibi, özde değil ama sözde devam ediyor. Ancak şimdi kalkıp “AKP geldi AB ile işler değişti, bunlar bizi AB’den uzaklaştırıyorlar” demek biraz haksızlık olur!</p>
<p>Ecevit’e yapılan haksızlık gibi</p>
<p>AB konusunda benzer bir haksızlık, uzun yıllar önce Bülent Ecevit’e yapılmıştı.1976’da Ecevit başbakan iken AET (yani AB) Genel Sekreteri Emile Noel kendisini ziyaret için Ankara’ya geldi. Birkaç gün sonra muhalefet saldırgan yayınlara başladı; “AET (AB) bizi almak istiyor, Emile Noel’i gönderdiler, başvuru yapın dediler; ancak Ecevit bizi AET’ye (AB’ye) sokmak istemiyor, başvuru yapmadı, üyeliği kaçırdık.” (*)</p>
<p>Bu kuyruklu bir yalandı; Brüksel’in Türkiye’yi almak istediği falan yoktu; bazı AB üyeleri “Türkiye başvuru yapsın, biz bunu yeni adaylara karşı koz olarak kullanırız” düşüncesindeydiler. Yani Ankara bir maşa olarak kullanılacaktı. Ecevit onurlu bir başbakan olarak bu oyunu kabul etmedi. Ama kendisi yıllar boyu, “Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyen adam olarak yok yere eleştirildi.” AB’nin Türkiye’yi alacağı falan yok. Erdoğan da Ecevit de bahane…</p>
<p>(*) Ortak Pazar’dan Avrupa Birliği’ne, sayfa 151, Cumhuriyet Kitapları, 2009.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/hukumetin-ortadogu-acilimi-ab-sureciyle-celisiyor-mu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AB ile İlişkilerde, Aydınlarımızın Sorgulaması Gerekenler&#8230;</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/ab-ile-iliskilerde-aydinlarimizin-sorgulamasi-gerekenler/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/ab-ile-iliskilerde-aydinlarimizin-sorgulamasi-gerekenler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 08:04:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=26874</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de hukuktan, Cumhuriyetten, uygarlıktan, demokrasiden, haktan yana olan yazarlarımız ve düşünürlerimizin büyük bir bölümü AB’den (ve Avrupa’dan) tarafa bir tutum sergilerler. Haklı olarak, düşündükleri şeyler şunlardır:
- Bizde de demokrasi Avrupa ülkelerinde olduğu gibi işlemeli, bireysel ve toplumsal haklar geliştirilmeli.
- Ortak çağdaş değerlere Türkiye de katılmalı. Kadın-erkek eşitliğinden sanata, gıda standartlarından çevrenin korunmasına kadar her alanda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de hukuktan, Cumhuriyetten, uygarlıktan, demokrasiden, haktan yana olan yazarlarımız ve düşünürlerimizin büyük bir bölümü AB’den (ve Avrupa’dan) tarafa bir tutum sergilerler. Haklı olarak, düşündükleri şeyler şunlardır:<span id="more-26874"></span></p>
<p>- Bizde de demokrasi Avrupa ülkelerinde olduğu gibi işlemeli, bireysel ve toplumsal haklar geliştirilmeli.</p>
<p>- Ortak çağdaş değerlere Türkiye de katılmalı. Kadın-erkek eşitliğinden sanata, gıda standartlarından çevrenin korunmasına kadar her alanda Avrupa’ya yakınlaşırsak daha iyi olur.</p>
<p>- Çiftçimiz, işçimiz, memurumuz ve sanayicimiz Avrupa’daki gibi korunmalı, çalışanlar için sosyal güvence esas alınmalı.</p>
<p>Bu niyetler ve kriterlerle büyük çoğunluk Türkiye-AB ilişkilerine olumlu yaklaşır ve haklı olarak “Ben de Türkiye’nin AB üyeliğinden yanayım” der ve ekler; “AB sürecinden geri dönmemeliyiz yoksa demokrasiden ve uygarlık ölçütlerinden uzaklaşmış oluruz.”</p>
<p>Haklı sanılan (ve görülen) bu ifadenin arkasında bir çelişkiler yumağı vardır; sanki Türkiye’nin önünde “AB’ye girmek ya da onu dışlayarak başka yerlere gitmek” gibi iki seçenek varmış da, “ben AB’den yanayım” diyerek diğer alternatife arkalarını dönüyorlarmış gibi gerçekdışı durum ortaya çıkar. Bu seçenekler AB üyesi olmayan Norveç veya İsviçre için doğrudur ama Türkiye için kesinlikle doğru değildir.</p>
<p>Çelişkilerin nedenleri</p>
<p>Neden doğru olmadığını görelim:</p>
<p>1) Önce AB’nin Türkiye politikalarını ve uygulamalarını iyi bilmek gerekir. AB Türkiye’yi Yunanistan, Polonya ya da İspanya’ya yaptığı gibi normal bir üye gibi içine almak istiyor mu? Berlin duvarı yıkıldıktan sonra AB’nin Türkiye politikasını biraz bilenler bunun yanıtını verirler. AB Türkiye’yi normal bir üye gibi içine almak değil, “özel bir statüde” denetimi altına sokmak istiyor ve bu yolda ilerliyor.</p>
<p>Brüksel açısından, bunun haklı nedenleri vardır. Bu haklı nedenleri sadece, “AKP iktidarı varken zaten bizi almazlar” diyerek basit ve sığ bir zemine sokmak, AB’nin Türkiye politikalarını bilmemekle eşanlamlıdır. İktidarda CHP de MHP de olsa hiç fark etmez, yine almayacaklar.</p>
<p>2) İkinci olarak AB ile Ankara arasında imzalanan dört belge ile oluşan “AB sürecinin” hukuki, iktisadi, siyasi ve kültürel olarak ne anlamlara geldiğini ve mekanizmaların fiilen nasıl işlediğini bilmek gerekir.</p>
<p>- 6 Mart 1995 Gümrük Birliği belgesi niçin diğer adaylarla yapılmamıştır; Türkiye’nin egemenlik hakları, tek taraflı olarak nasıl “içinde olmadığımız kurumlara devredilmiştir”; AB dışı dünya ile ilişkilerimiz nasıl AB’nin ipoteği altına alınmıştır?</p>
<p>- 1999 Helsinki adaylık belgesi, nasıl Türkiye’yi diğer adaylardan farklı kılan bir durum yaratmıştır? Türkiye bekleme odasına nasıl zincirlenmiştir?</p>
<p>- 2004 ve 2005 çerçeve ve müzakere süreci anlaşmaları, nasıl Türkiye’yi “üyeliğe değil de özel statüye götürmektedir?” 2004-2010 döneminde Türkiye, diğer aday ülkelerden tamamen ayrı değerlendirilip tek yanlı yükümlülükler altına nasıl sokulmaktadır?</p>
<p>Bütün bunların düşünür ve yazarlarımız tarafından iyi bilinip değerlendirilmeleri gerekir. Bunlar yapılmadan “Ben AB’den yanayım” ya da “Ben AB’ye karşıyım” benzeri ifadeler hiçbir anlam taşımaz.</p>
<p>Örneğin şunlar söylenebilir:</p>
<p>1) Ben Türkiye’nin AB üyeliğinden yanayım; ancak içinde yaşadığımız AB süreci bizi üyeliğe değil özel statüye, Türkçesi “arka bahçe” olmaya doğru götürüyor. Bu nedenle, bugünkü sürece karşıyım, bu durum kesinlikle değişmelidir.</p>
<p>2) Ben AB’nin değerlerini (ve ölçütlerini) benimsiyorum; AB Türkiye’yi içine almak istemiyorsa, biz yine de onların hukuki, siyasi ve iktisadi çağdaş kriterlerine benzemeye çalışmalıyız. Demokraside, sosyal hukuk düzeninde, günlük yaşam tarzında ulaşım ve konut standartlarında, kısacası demokrasi ölçütlerinde benzemeye çalışmalıyız.</p>
<p>AB Türkiye’yi içine almayacaksa “Ben AB üyeliğinden yanayım” demek fazla safça bir yaklaşım olmaz mı? Verheugen’i yine haklı çıkarmak için söylemiyorum ama adam Alman medyasına ne demişti? “Biz Türkleri AB’ye almayacağımızı akıllı insanların anlayacağı bir biçimde zaten söylüyoruz!”</p>
<p>AB değerlerini savunan iyi niyetli yazar ve düşünürleri çok iyi anlıyorum. Ama lütfen “AB’den yana” ya da “AB karşıtı” gibi kavramlara itibar etmeyelim.</p>
<p>Çağdaş olan Avrupa değerlerini savunmak başka şey, ben AB üyeliğinden yanayım demek bambaşka bir şey. Çünkü bunu yaptığımız zaman, bugünkü “tek yanlı AB sürecini” desteklemiş oluyoruz. Bu da bizi “AB değerlerine değil, arka bahçe değerlerine götürür”&#8230;</p>
<p>Yoksa, hiçbir zaman yapılmayacak medeni nikâh yerine, bize dayatılmakta olan imam nikâhını, farkında olmadan biz de destekler duruma düşeriz&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/02/ab-ile-iliskilerde-aydinlarimizin-sorgulamasi-gerekenler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kutuplaşma ve Kavga mı? Uzlaşma ve Bütünleşme mi?</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/kutuplasma-ve-kavga-mi-uzlasma-ve-butunlesme-mi/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/kutuplasma-ve-kavga-mi-uzlasma-ve-butunlesme-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2010 08:17:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=25553</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye ve içinde bulunduğumuz bölge 1990 sonrasında dünyanın en karmaşık ve riskli coğrafyası haline hem geldi hem de özellikle getirildi.
Küresel boyutta postmodern kavgaya başlayan “büyük aktörler” açısından Türkiye, boy hedeflerinin başında geliyor.
- Yanına çekip kendi kavgasının bir parçası haline getirmek isteyenler
- Ayrıştırarak ya da bölüp küçülterek kendi pasta paylaşımlarında bir araç olarak düşünenler
- “Kontrollü bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye ve içinde bulunduğumuz bölge 1990 sonrasında dünyanın en karmaşık ve riskli coğrafyası haline hem geldi hem de özellikle getirildi.</p>
<p>Küresel boyutta postmodern kavgaya başlayan “büyük aktörler” açısından Türkiye, boy hedeflerinin başında geliyor.<span id="more-25553"></span></p>
<p>- Yanına çekip kendi kavgasının bir parçası haline getirmek isteyenler</p>
<p>- Ayrıştırarak ya da bölüp küçülterek kendi pasta paylaşımlarında bir araç olarak düşünenler</p>
<p>- “Kontrollü bir istikrarsızlık” yaratarak istediği yöne sürüklemek isteyenler Türkiye ve bölge üzerindeki senaryolarını uygulamak istiyorlar.</p>
<p>Uluslararası ilişkilerde bu hesaplar ve kavgalar son yüzyıl boyunca kesintisiz süregeldi. Sadece yöntemleri ve teknikleri değişti. Bunu normal karşılamak gerekir.</p>
<p>Ancak bizim kendi içimizde kutuplaşmalara ve çatışmalara meydan vermeden bu küresel kavgada (ve uluslararası ilişkilerde) yer almamız gerekiyor.</p>
<p>Eğer içimizde “etnik, dini ve sosyal çatışmalara girerek”, bu küresel ve bölgesel paylaşım kavgasının bir parçası haline gelirsek Türkiye bunu kaldıramaz.</p>
<p>Popüler deyimi ile “kendi iç dinamiklerimizi”, işbirliği ve bütünleşmemiz için kullanmak zorundayız. Bunları, Türkiye ve bölge üzerinde hesaplar yapan küresel aktörlerin emrine sunduğumuz zaman, “içerde kimsenin kazanması söz konusu değildir”.</p>
<p>Ne işçisi ve patronu ne de laiki ve dincisi uzun vadede kazançlı çıkabilir. Herkes kaybetmeye mahkûm hale gelir.</p>
<p>Uzlaşma kültürü ve asgari müşterekler</p>
<p>Uzlaşma kültürünün gelişmesi için Türkiye’de çok geniş bir kesimin, “asgari müştereklerde anlaşması gerekir”. Asli bazı ortak noktalarda anlaşamazsak kutuplaşmalar ve iç kavgalar giderek artar ve içerde taraf olduklarını sananlar, küresel güçlerin uydusu haline gelirler.</p>
<p>Asgari müşterekler nelerden oluşuyor:</p>
<p>- “Katılımcı demokrasi” en önemli omurga parçası olmak zorundadır. Katılımcı demokrasi yoksa toplumun siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel gereksinimleri karşılanamaz.</p>
<p>Siyasal partiler başta olmak üzere toplumsal örgütlenmelerin ulusal çıkarları koruyacak şekilde yasallaştırılmaları ve kurumsallaştırılmaları gerekir.</p>
<p>- Laik-İslamcı kutuplaşmasını (ve kavgasını) ortadan kaldıracak bir zeminin oluşturulması zorunlu. Din (Katoliklik) Fransa’da ülkeyi ayrıştıran değil bütünleştiren bir etkiye sahiptir. Fransızlar Katolik oldukları için daha Fransızdırlar. Yunanlılar Ortodoks oldukları için daha Yunandırlar.</p>
<p>Demokrasinin ve sosyal hukuk devletinin işlerliği sayesinde Katolik Fransızdan ateistine kadar herkes vatandaşlık haklarından siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel olarak yararlanır.</p>
<p>-İktisadi ve sosyal olarak “refahın paylaşımında” bölüşümün adil olması gerekir. Katılımcı demokrasi varsa, sosyal ve sınıfsal örgütlenmeler işliyorsa işçi, memur, esnaf, köylü, sanayici, siyasal örgütlenmeleri sayesinde paylarını alabilirler.</p>
<p>Evet, bölüşümü son safhada hükümet uygulamaları ve politikaları belirler ama, öncesinde parlamentolarda sosyal hak sahiplerinin ve sınıfların refahını paylaştıracak güç dengeleri siyasal partiler ve sosyal örgütlenmeler yolu ile sağlanmıştır.</p>
<p>Yeni Clio modelinin Türkiye yerine Fransa’da üretilmesi için Sarkozy elinden gelen çabayı göstererek Fransız işçisinin cebine para girmesini ve istihdamın artmasını istiyor. Belki şirketin patronları için Bursa’da üretmek, maliyetler açısından daha uygun ama sosyal (ve siyasal) gerekçelerle sağcı Sarkozy bile Fransız işçisinin yanında yer almaya mecbur kalıyor. Fransa’daki katılımcı demokrasi, bu sonucu doğuruyor. Bir de TEKEL işçilerinin bizdeki grev çabalarına bakalım.</p>
<p>Demokrasinin Fransa’daki bizden farklı yapısı, Renault işçileri ile TEKEL işçileri arasındaki algılanış farklarını ortaya çıkarıyor.</p>
<p>Evet, Türkiye’de uzlaşma her alanda gerekli; siyasette, iktisatta, kültürde ve dinde kutuplaşmalar ve kavgalar yerine, “uzlaşma ve bütünleşmeyi sağlamak zorundayız”.</p>
<p>Unutmayalım, gelişmiş ülkeler siyaset, iktisat, kültür ve güvenlik temelleri üzerinde, dört ayaklı bir masa gibi maksimizasyonlarını sağlarlar. Fransa, Almanya, İngiltere ya da İsveç siyasetinde, ekonomisinde, kültüründe ve güvenliğinde asgari müşterekleri sağlayıp kendi iç ve ulusal bütünlüğünü ortaya koyar.</p>
<p>Siyaset, iktisat, kültür ve güvenlik faktörleri arasında bir bütünleşme vardır. Kültür politikası, ülkenin siyasetini olumlu etkileyecek şekilde yürütülür. Bu dört faktör birbirleri üzerinde ayrıştırıcı değil bütünleştirici bir etki yaparlar.</p>
<p>Türkiye’de herkes bu gerçekleri görmek zorundadır. Kutuplaşma ve ayrışmaların kimseye bir yararı olmayacaktır, en azından ülke içinde çatışan ve kutuplaşan yerli taraflar açısından&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/kutuplasma-ve-kavga-mi-uzlasma-ve-butunlesme-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye, İsrail ve Ortadoğu Politikaları</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/turkiye-israil-ve-ortadogu-politikalari/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/turkiye-israil-ve-ortadogu-politikalari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Jan 2010 08:15:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=24243</guid>
		<description><![CDATA[Erdoğan hükümetinin Ortadoğu ve İsrail politikalarındaki “örtüşme ve çelişmeler” üst üste çakışmaya başladı.
- Erdoğan hükümeti ABD’nin Ortadoğu politikasının en baştan itibaren destekçisi durumunda.

- Washington’un Ortadoğu politikası ile İsrail’in tutumu arasında bazı küçük farklar bulunsa bile “esasta ikisi de aynı çizgidedir”.
- İsrail, BOP içindeki asli unsurlardan birisidir.
Eğer bunlar doğru ise Erdoğan hükümeti bu bölgede “hem ABD [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Erdoğan hükümetinin Ortadoğu ve İsrail politikalarındaki “örtüşme ve çelişmeler” üst üste çakışmaya başladı.</p>
<p>- Erdoğan hükümeti ABD’nin Ortadoğu politikasının en baştan itibaren destekçisi durumunda.<br />
<span id="more-24243"></span><br />
- Washington’un Ortadoğu politikası ile İsrail’in tutumu arasında bazı küçük farklar bulunsa bile “esasta ikisi de aynı çizgidedir”.</p>
<p>- İsrail, BOP içindeki asli unsurlardan birisidir.</p>
<p>Eğer bunlar doğru ise Erdoğan hükümeti bu bölgede “hem ABD ile ortak hem de İsrail ile kavgalı olabilir mi?” En azından kısa ve orta vadede bu olanak bulunmuyor.</p>
<p>Erdoğan hükümeti Ortadoğu’da ABD’nin politikalarını kabulleniyorsa, İsrail ile çatışma içine giremez. O zaman Tayyip Erdoğan’ın Davos 2009’da başlayan ve bugün içinde yaşadığımız İsrail krizi ile süren tutumu nedir? İsrail özür diledi, “büyükelçi sorunu” çözülmüş görünüyor. Ancak derinden derine bir sürtüşmenin bulunduğunu da kimse inkâr edemez.</p>
<p>Tayyip Erdoğan hükümetinin İslamcı ve Osmanlıcı Ortadoğu politikaları, “ABD’nin ılımlı İslam yaklaşımı” ile örtüştüğüne göre İsrail krizinin arkasında yatan öğeler nelerdir?</p>
<p>1) Erdoğan hükümetinin Ortadoğu’da İslamcı ve Osmanlıcı politikalarının, “işin özünde, Tel Aviv ve Washington’un Ortadoğu uygulamaları ile çelişmesi midir?”</p>
<p>2) Bunun sonucu olarak, Erdoğan yönetimi istemese de, “üslendiği yeniden yapılanma misyonunun” İsrail ile karşı karşıya gelmeyi kaçınılmaz hale getirmesi midir?</p>
<p>Dün, bugün Filistin ve Gazze</p>
<p>Geçmiş yıllarda Türkiye’de “Filistin sorununu” solcular sahiplenmişlerdi. Sosyal demokrattan sosyaliste kadar geniş bir kesimin Filistin’e desteği vardı.</p>
<p>Dünkü solcuların yerini Filistin’de (ve Gazze’de) neden bugün yeni Osmanlıcılar ve İslamcılar almaya başladı? Dünkü solcular Filistin’e arka çıkarken bunu bölgede ABD ve İsrail’e karşı bir duruş olarak ortaya koyarlardı.</p>
<p>O zaman bugün, ABD’nin Ortadoğu politikasına genelde destek veren yeni Osmanlıcı ve İslamcılar nasıl oluyor da Batı’nın bölgedeki asli temsilcisi İsrail ile çatışma içine girebiliyor?</p>
<p>Genel değerlendirmede, “mantık hatası ya da çelişki olarak tanımlanabilecek böyle bir durum” işin özelinde ve işlevselliğinde çok daha derinlere gider ve uzun vadede farklı sonuçlara gebe gelişmelerin zeminini hazırlar.</p>
<p>Müslüman Kardeşler, Filistin ve Hamas hattındaki son çeyrek yüzyılın dönüşümleri göz önüne alındığında Ortadoğu’daki dinamiklerin kimi zaman kendi işlevsellikleri içinde bağımsız bir biçimde geliştikleri görülür.</p>
<p>Aynı şekilde 1950’lerin başında, demokrasi ve özgürlük yanlısı Musaddık’ı devirerek Şah Rıza Pehlevi’yi darbe ile başa oturtan odaklar, bugün Ahmedinejat ile yüz yüze gelmek zorunda kalabiliyorlar.</p>
<p>Bunun bölgedeki (ve dünyadaki) ilk örneğini Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı ile ortaya koymuştur. Sevr ile işi çoktan hallettiklerini sananlar Lozan ve bağımsız Türkiye Cumhuriyeti gerçeği ile karşı karşıya geldi.</p>
<p>Ortadoğu’da küresel ve bölgesel hesaplar her zaman tutmaz. Dikte edilen ve yapay bir biçimde laboratuvarlarda üretilen “toplumsal formüller” kimi zaman tersine teper.</p>
<p>Türkiye son doksan, İran ise son atmış yılda bu formüllerin tutmadığını ortaya koymuştur. Türkiye-İsrail ilişkileri uzun vadede kendi doğal zeminine oturmak durumundadır.</p>
<p>Masa başı hesapları bazen 5-10 yıl idare eder ama uzun dönemde bölgenin kendi iç dinamikleri yavaş yavaş filizlenmeye başlar.</p>
<p>Toplumsal determinizm, uzun vadeli gelişmelerde en önemli belirleyici güçtür. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/turkiye-israil-ve-ortadogu-politikalari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye-AB İlişkilerine Düzgün Bakmak</title>
		<link>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/turkiye-ab-iliskilerine-duzgun-bakmak/</link>
		<comments>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/turkiye-ab-iliskilerine-duzgun-bakmak/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 Jan 2010 06:59:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>gunesco</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erol Manisalı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ilk-kursun.com/?p=23147</guid>
		<description><![CDATA[Genelde AB’nin Türkiye politikasını Almanya, Fransa ve İngiltere yönetir ve yönlendirir. İngiltere bu yönetimde, ABD’nin tutumunu (ve mesajlarını) büyük ölçüde yansıtır. Türkiye konusunda Washington-Londra dayanışması, Berlin-Paris dayanışmasından daha baskındır.
Bu da çok doğaldır. ABD ve İngiltere özellikle Avrupa bölgesinde, yeni küresel yapılanmanın stratejik ortakları konumundadırlar.
Almanya, Fransa ve İngiltere AB’nin Türkiye politikasını yönlendirirken “aralarında, özde bir fark [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Genelde AB’nin Türkiye politikasını Almanya, Fransa ve İngiltere yönetir ve yönlendirir. İngiltere bu yönetimde, ABD’nin tutumunu (ve mesajlarını) büyük ölçüde yansıtır. Türkiye konusunda Washington-Londra dayanışması, Berlin-Paris dayanışmasından daha baskındır.<span id="more-23147"></span></p>
<p>Bu da çok doğaldır. ABD ve İngiltere özellikle Avrupa bölgesinde, yeni küresel yapılanmanın stratejik ortakları konumundadırlar.</p>
<p>Almanya, Fransa ve İngiltere AB’nin Türkiye politikasını yönlendirirken “aralarında, özde bir fark yoktur”. Farklar sadece biçimsel, diplomatik ve halkla ilişkiler alanlarında görülür. “İngiltere AB üyeliğimize tam destek verirken Almanya ve Fransa özel statüde ısrar ediyor” türünden sansasyonel manşetler 2-3 ayda bir medyamızda boy gösterir.</p>
<p>Kamuoyunda “AB’nin bir kısmı bizi almak istiyor ama ne yapalım, şimdilik aralarında görüş ayrılıkları var. Bu sorunu ileride hallederiz” havası yayılmaya çalışılır. Bu aldatmacalar, içerde olduğu kadar Avrupa’da da kabul gören bir oyundur.</p>
<p>Bu aldatmacaya 1990 sonrasında Ecevit, Demirel ve Gül gibi kimi siyasiler ara sıra karşı çıkmışlardır. Ancak bir zaman sonra olaylar, “sistemin güdüleri doğrultusunda”, yeniden eski rayına oturtulmuştur.</p>
<p>“Brown üyeliğimizi çok istiyor ama şu Merkel ve Sarkozy yok mu, işleri onlar bozuyor” türünden trajikomik manşetler kamuoyuna pazarlanır durur.</p>
<p>İngiliz Dışişleri Bakanı, Rum lidere 3 Ekim 2005’te, “Sakın görüşme sürecine itiraz etme, yoksa Türkleri Kıbrıs’tan çıkaramazsın” demedi mi? Danimarka Dışişleri Bakanı 2002’de Avrupa basınının önünde Alman meslektaşına, “Türkleri önce uyutup sonra da unutacağız” açıklamasını yapmıyor muydu? Mikrofonu açık unuttukları için bütün Avrupa medyası, bu bilinen ama saklanan gerçeği kendi kulaklarıyla duymuş oldu.</p>
<p>Aldatmacaya masum bakanlar</p>
<p>Türkiye’de kimileri AB’nin bu aldatmacasına masum bir kılıf uydurarak biraz farklı bakar. “Yüzümüzü Batı’ya ve uygarlığa çevirmek için bu aldatmacayı kabul etmemiz iyi olur” türünden örtülü bir kılıf bularak çelişkiye düşerler.</p>
<p>91-92 yıl önce İngiliz ve Amerikan mandasını savunanlar da aslında benzer öğelerden etkileniyorlardı. Ama o günlerin olağanüstü olumsuz koşulları içinde, çaresizlikten de kaynaklanan nedenlerle bunlar söyleniyordu.</p>
<p>2010 yılında AB’nin gerçek Türkiye politikasını görmemezlikten gelmek ise apayrı bir mesele.</p>
<p>-Kimilerine göre, “yeni küresel sistemin gereklerine uymanın vazgeçilmez bir sonucu.”</p>
<p>-Bazılarına göreyse iç siyasetin özel hesapları sonucu ortaya çıkan bir durum.</p>
<p>Ancak, “Türkiye Batı değerlerine ve gerçek demokrasiye ulaşmak için bu oyunu oynamalıdır” sonucunu doğuran bir değerlendirme kesinlikle geçerli değildir. Türkiye-AB ilişkilerinde kendi kendimizi aldatmaktan vazgeçmemiz ve Brüksel ile ilişkilerimizi “normalleştirmemiz” gerekiyor. AB ile Ankara arasında 6 Mart 1995’ten bugüne kadar imzalanan dört anlaşma, Türkiye’yi üyeliğe değil özel statüye götürmektedir.</p>
<p>AB ile tek yanlı ilişkilerde bugüne kadar, “özel statünün oluşumunun” yarı yolu tamamlanmış bulunuyor. Bugün artık tartışmamız gereken konu şudur: İkinci bölümü de tamamlayacak mıyız? Yoksa AB ile olan ilişkilerimizi normal, demokratik ve uygar bir ülke gibi karşılıklı çıkarlara dayalı bir zemine oturtmak için çaba mı harcayacağız?</p>
<p>İlişkileri normalleşme yönünde bir politikaya geçemezsek, yarın tüm AB ile karşı karşıya gelecek sorunları yaşamaya başlarız. Kimse böyle gelmiş böyle gider demesin çünkü tam bir karanlık tünelin içine girmek üzereyiz. Yunanistan’dan Bulgaristan’a, Fransa’dan Rumlara kadar herkesle karşı karşıya gelmek zorunda kalırız.</p>
<p>Bu gerçeği artık görelim ve kendi kendimizi aldatmaktan vazgeçelim. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ilk-kursun.com/2010/01/turkiye-ab-iliskilerine-duzgun-bakmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
