Ayşe Düzkan’la polemiğe girmenin bedeli: ‘feminizm düşmanı, ırkçı, savaş çığırtkanı’ olmak!

Mikro şovenizm biter, halaylar sürer!
Ali Rıza Özkan

İftar geyiğinden mülhem “Türkler için düşünme vakti” başlığı attığı, Celal Başlangıç’ın yayın yönetmenliğinde, Küba’nın efsanevi lideri Fidel Castro öldüğünde yazdığı hakaretle gündeme gelen haber müdürü Fehim Işık’ın Hollanda çıkışlı internet gazetesi ‘artıgerçek’te 11 Haziran’da yayınlanan yazısında, Ayşe Düzkan, PKK tarafından Batman’da katledilen müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın’ın ardından baştan sona hamaset, çarpıtma ve bilgisizlik içeren yorumlarda bulunarak, kendince toplumu barışa çağırıyordu!

Ayşe Düzkan kendi içerisinde öyle bir dünya kurmuştu ki, olumlu her şey Kürtlere, olumsuz ise Türklere aitti. Örneğin, çocuklarına verdikleri isimlerin ailelerin politik eğilimleriyle ilgili fikir verdiği iddiasıyla, “çorumlu şenay aybüke yalçın’ın ailesi de, muhtemeldir ki türkçü akımlara ilgi duydukları için vermişlerdir ona aybüke adını” şeklinde kabasaba bir tespitle önyargı oluşturmasını ‘barış çağrısı’ olarak algılamamızı istiyordu, Düzkan. Hem de, Aybüke (Aybike) isminin en çok yörüklerde, Türkmenlerde, Alevilerde yaygın olduğunu bilmeden!

Düzkan’ın “türkçe okunan birçok türkünün aslının kürtçe olduğunu duymuş muydu?” diye sorması mı, barışa çağırmak? Peki, Ayşe Düzkan acaba, Ortadoğu’da halkların birbirinden kendi diline uyarladığı her ezgide bir zalim ve bir de mazlum ararsa, nasıl barışı çağıracaktı? Kürt ezgilerinde ‘yabancı asıllı’ ezgileri de sıralamak acaba barışı çağırır mıydı? Ayşe Düzkan bunu düşünmüş müydü? Hiç sanmıyorum!

Düzkan, “toplumsal gerçekliği yaratan şeyleri düşünmeden, şenay aybüke yalçın için üzülmemizin, lanetler okumamızın, ağıtlar yakmamızın bir anlamı, yararı var mı?” diyerek, kendince ‘toplumsal gerçeklik’ kurgusu oluşturuyor, ama, kültürel alanda polemik yapmak ona daha cazip geliyor: “ve yine kürtlerden öğrendiğimiz halay, izmir’den samsun’a bütün düğünlerin vazgeçilmez unsurlarından biriyken” diye devam ediyor.

Yazısını özetlediğim haliyle, Ayşe Düzkan tam bir bilgisizlik örneği veriyor. Aybüke ismini ailenin ‘Türkçülük’ görüşüne yakınlığı ile ilintilendirmesinden, Türkçe ezgilerin asıllarının Kürtçe olduğu kültür-ırkçılığı üzerinden, ‘Kürtlerden öğrendiğimiz halay’ tespitiyle ‘etrak-ı bî idrak’ noktasına ulaşıyor!

Tüm bunların adı da ‘barışa çağırmak’ oluyor!

BU KADAR CEHALET GERÇEKTEN OKUMAKTAN MI?
Ayşe Düzkan örneğinde asıl yaralayıcı soru, bir insan bu kadar yıl marksist ve feminist örgütlenmelerde yer alıp, sayısız makale, kitap yazıp sonra, nasıl bu kadar önyargı, kibir ve cehalet üretebilir?

Aybüke isminin, (herhangi bir ismin) türkçülükle (vd. herhangi bir ideolojiyle) bağlantılanması, Ayşe Düzkan’ın psikolojisini anlamak için aslında yeterli. Toplumu ancak şablonlarla, yaftalarla; kendi kurduğu nefret dünyasında yargılayarak anlatan birisinin başvurabileceği bu açıklama yöntemini Düzkan’ın kullanması, onca marksizm ve feminizm deneyiminden sonra vardığı noktayı anlamak açısından ibret verici.

Aynı şekilde, hayatının çok önemli bir bölümünü kültürel ortamlarda sürdürmüş birisinin ‘Türkçe ezgilerin aslı Kürtçe’ gibi bir polemiğe taraf olması, ancak milliyetçi şovenizm ile açıklanabilir. Medeniyetler yurdu Anadolu ve Ortadoğu’da kim, hangi ezginin Sümerlerden, İşuvalılardan ya da Karduklardan gelmediğini iddia edebilir? Türk diye tanımladığımız velev ki, Türk değil. Peki, Kürt diye tanımladığınızın gerçekten Kürt olduğuna ne kadar eminsiniz?

Bu topraklarda binlerce yıl yaşamış hakların kültürleri ne oldu? Uçup gittiler de, sadece Kürt olanlar mı kaldı? Düzkan örneğini takip edip “sizin Kürtçe bildiğiniz pek çok ezginin aslı Ermenice, Süryanice” desem, ben de barışı çağırıyor olacak mıyım? Peki, onların da aslının Gürcüce, Lazca, Farsça, Arapça, İbranice olduğunu iddia edenler çıkarsa, onları da barış çağırıcıları olarak selamlayacak mıyız? Türk olanla arasına mesafe koymak isterken, Düzkan’ın düştüğü duruma bakınca, ben barış çağrısı göremiyorum.

CEHALETE SELAM, HALAYA DEVAM!
En vahim bilgisizlik örneği ise, ‘Kürtlerden öğrendiğimiz halay’ vurgusuydu. Halbuki, Türkiye’deki Kürtler kendi halk danslarına yeni buldukları bir tanımla ‘govend’ diyor. Irak, İran, Suriye’de ise genel anlamda folkloru karşılayan ‘zargotin’ sözcüğü kullanılıyor. Ancak, tarihsel olarak Kürtlerin halk danslarını topluca karşılayan bir isim vermediklerini, tersine türlerine göre sınıflandırmalarla çaçan, sepe, geryan, dılyan gibi tanımlamalar yaptıklarını tespit ediyoruz.

Halay ise, kökü ‘alay’ olan, ancak Anadolu’da ‘h’ takısını alarak halaya dönüşen toplu yürümek fiilinden türetilmiş bir tanımlamadır. Halay Türklerin halk danslarını tanımlayan üst başlıktır ve yörelere, ritmine ve usulüne göre, birbirinden farklılık gösteren türlere ayrılır. Üç Ayak, Dokuzlu, Çepikli, Çayda Çıra, Ağır Halay, Dik Halay, Hörünü, Develi, Drama Karşılaması, Hora, Horon, Daldalan, Tamzara ve daha pek çok yöresel veya ritmik-ezgisel özelliklerine göre isimlendirilmiş halaylar vardır.

Uygurlardan, Balkanlara kadar çok geniş bir coğrafyada oynanan halay, asırlardan beri gelen ve karakteri bakımından alelâde eğlence oyunundan tamamiyle farklı ‘ritual dance’ içeriğini ifade eden, çeşitli sıra danslarımızın genel adıdır. Bazı halay tiplerinde zaman zaman bir tapınma dansı edası sezilebiliyor. Bu edaların içerisinde hâlâ paiyen bir karakterin kalıntılarına rastlar gibi oluruz. Eski cevher mistik idiyse, onun şimdiki kabuğunda yiğitlik unsuru yoğunluk halindedir.

SON SÖZÜM AYŞE DÜZKAN DESTEKÇİLERİNE
Ayşe Düzkan, kendisine gelen yoğun itirazları bir fırsat olarak değerlendirip, hatalarını düzeltemedi. Tam tersine, kamuoyuna altında 521 feministin imzası olan bir metin sunuldu. Bu metine göre, Ayşe Düzkan yazısında “nefreti körükleyenleri, bu coğrafyadaki savaşın nedenleri ve nasıl sona ereceği konularında düşünmeye davet ediyordu” Halbuki, Düzkan’ın kendi yazdığı metnin yalan yanlış bilgilerle Türkler kötü/Kürtler iyi ayrımcılığı yaptığını yukarda gördük.

Hem de, Düzkan, 4 Haziran’da yine aynı sitede, ABD komutasında Rakka’ya ilerleyen SDG kuvvetlerinin içerisinde yer alan Ayşe Deniz’in ardından “devrimci bir hayat, bir tartışmada belli bir pozisyonu tutmaktan ibaret değil, tarihin farklı zamanlarında, bir insanın başından geçebilecek en muazzam maceralardan biri. zamansız göçmenin de parçası olduğu bir macera. o yüzden nasıl ki deniz olunmuş bu ülkede, ayşe deniz de olunur.” diyerek kahramanlık edebiyatı yaparken, Şenay Aybüke Yalçın’ın PKK tarafından katledilmesinde, ‘toplumsal gerçekliği’ düşünmemizi öneriyordu! En iyi niyetli bakışla bile Düzkan’ın yarattığı ve yaydığı algıda ayrımcılık gözden kaçamazken, Düzkan’ın destekçileri ‘barışa çağrı’dan söz ediyor!

Kültür alanında kurduğu iki cümlede dahi kâh hamasetten, kâh bilgisizlikten Türk olana karşı aşağılayıcı tavrını, nefretini ifade eden birisinden barış nasıl kurulur öğreneceğiz! Buna, kargalar bile gülmez!

Yazıyı ‘dayanışma duygularıyla’ imzaladıkları belli olan ‘yol arkadaşları’ benim de içinde bulunduğum itirazcıları kastederek, Ayşe Düzkan’ın “sosyal medya ve bireysel yazılarla, kendilerini Turancı, ulusalcı ve komünist olarak tanımlayanların saldırısına, feminizm düşmanı ve ırkçı ağır hakaret ve tehditlerine uğradı”ğını iddia ediyorlar.

Ayşe Düzkan’ın yazısında kullandığı nefret propagandasını aynen üstlenen ‘imzacılar’, aslında itiraz etmenin nasıl bir kindarlıkla ve hakaretle karşılanacağını da göstermiş oluyor. İtiraz ettiğiniz anda, ‘feminizm düşmanı, ırkçı, savaş çığırtkanı’ gibi karalamaların hedefi olursunuz! Bu anlayışa göre, hamaseti, bilgisizliği göstermek, bu yöntemin sadece halklar arasında nefreti büyüteceğine dikkat çekmek derhal cezalandırılmalı!

Ancak, imzacılara son bir şey söylemek isterim: Düzkan’ın yöntemini izledikçe, hiçbirinizin toplumsal barışa bir katkısı olmayacak. Tersine, halk arasında nefretin, ayrımcılığın, mikro şovenizmin yayılmasının ve sonunda halkın birbirini boğazlamasının yaygaracıları olarak anılacaksınız.

ABC

Facebook Yorumları

Bir Cevap Yazın