Okuma yazması olan bütün dindarlar Erdoğan’ı terk etti

Yalçın Küçük referandumu değerlendirdi.

 Prof. Dr. Yalçın Küçük, Barış Zeren, Okan İrtem ve Deniz Hakan ile gündemi değerlendirdi.

Deniz Hakan: Yalçın Hocam, elbette referandum sonuçlarıyla başlayalım diyorum. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yalçın Küçük: Deniz Hocam, artık tartışıyoruz.

D.H.: Peki. Benim görebildiğim şu. “Kıl payı” çıkan sonuca çok üzülenler var. Ama hiçbir yılgınlık görmüyorum; tabii, bu yılgınlık için hiçbir neden olmamasından kaynaklanıyor. İnsanların duruşu dikleşti, sesleri daha gür çıkıyor, bazen tencere tava sesleri eşlik ediyor. Saatlerce sandık başlarında beklediler, sokaklara çıkanlar var, kalabalıklar, öyle ki Russia Today başta olmak üzere artık yabancı basın haber yapıyor. Bir büyük haksızlık karşısında haklı ve kendine güvenli bir duruş hissinde insanlar. İki nedene bağlıyorum. Birincisi, laik kesim çok net bir mesaj verdi ve tüm dengeleri değiştirdi. Üç büyük şehirde Hayır’ın güçlü çıkması, üç büyük şehrin “artık Erdoğan’ı istemiyoruz” demesi demektir. Sosyal medyada çok sık vurgulanan noktalardan biri, üç büyük şehir “hayır” derken, ülkenin nasıl yönetileceği; “Bayburt’tan mı yönetilecek?” diyorlar. İkincisi, ülkenin yarısı, nerede örneği var, bilmiyorum, büyük bir netliğe varmış durumda görünüyor. Çok vahim, ancak ülkenin yarısı artık seçimlere güvenmiyor. Siirt seçimleri örneğini görmüştü, 7 Haziran örneğini gördü; iki seçim yenileme örneğidir, usulsüzdür, beğenmeyince değiştiriveriyorlar, en hafif tabiriyle oyuna dönmüş durumda. Olmadı mı, yolu bulunur, bir daha…

Y.K.: Tabii, ben “The end of elections” yazdım, seçimler bitmiştir. Çıkış kitabımızda vardır.

D.H.: Tabii. Ve şimdi bir ülkenin yarısı YSK’dan, çok da haklı olarak, hesap soruyor. Öncesinde Hayır diyen herkesin kovulması, gözaltına alınması var. Hâlâ alıyorlar. Hiç unutamayız, unutturmuyorlar da zaten, OHAL var. Şimdi bir ülkenin yarısı bu ülkenin kurumlarına güvenmiyor, çok acı. Muhalefet partilerinin yönetimlerine de güvenmiyor. Kılıçdaroğlu’na güvenmiyor ve soruyor, madem geleceğimizi, bir de bu koşullarda, sandığa götürüyorlar, madem sen “elimde darbe dosyası var” diyorsun, nereye sakladın dosyayı? Bahçeli’ye güvenmiyorlar. Bu netlik, başka bir durum. AKP Grup Başkanvekili çıktı, “zaman içinde kamuoyu bu sonucu kabul edecek” dedi. Hayır, bu başka bir durum. Ülkenin yarısı bu geleceği kabul etmeyeceğini çok net bir şekilde gösterdi.

HALKIN DEHASI VE BÜYÜK KENTLERİN KURTULUŞU

Y.K.: Deniz Hocam, bir söz var, ne demek, pek anlamını bulamıyorum, ancak, çok zaman anlatamadığımız haller için kullanıyoruz. Anladım, halkımız şunu düşünüyordu, “hayır” çoğunluğu elde ederse, diyebiliriz, “yüzde elli buçuk”, bu Erdoğan’ın yenilmesi demektir ve bırakır, gider; bu nedenle ve büyük bir çoğunlukla sandıklara koştular. Çok heyecanlıydılar ve sanki her birisi ayrı ayrı Tayyip Bey ile güreşiyordu ve öyle bir heyecanı gördüm. Sanki altın arıyorlardı.

Hoş bir halkımız var, “altın arıyorlardı” ve uranyum çıkardıklarını dahi görmüyorlar. Olabilir, pek heyecanlı olduklarını ben söylüyorum.

***

En garip ve en ters sözü, aynı zamanda en anlamsız olanı Bahçeli telaffuz ediyordu. Bir, Tayyip Erdoğan, sadece bir milletvekilidir. İki, ancak, cumhurbaşkanı türünden hareket ediyordu, hukuk dışı ve başka bir sözcükle her gün bir darbe yapıyordu. Üç, Bahçeli’ye göre işte bu darbe haline bir son vermek için böyle bir referandum düzenliyoruz. Güzel, söyledikleri doğrudur, ancak saçmadır.

Ve daha sandıklar kapanmadan ve pek çok usulsüzlük tespit edilmişken, Bahçeli’nin tebriklere çıkması, usulsüzlük ya da “darbe” gibi bir endişesinin olmadığını göstermektedir. Bahçeli sadece “bir referandum yaptık, oldu bitti maşallah” demek istiyordu, ve “maşallah” diyoruz. Tayyip Bey de, “atı alan Üsküdar’ı geçti” diyorlardı ki aynı yerdeler. Ya da “sür eşeğini Niğde’ye” dediler ki aynı sözdür ve bizim için her ne olursa bir referandum yeterlidir, demektir. Yüksek Seçim Kurulu başkanı Sadi Güven de sanki, “siz bana bırakın” demişler ve sanki, “efendim, size bana bırakın, dedim, yoksa beni bilmiyor musunuz” tekrarlamışlar. Usta bir seçimci ile karşılaşıyoruz.

“TAYYİP BEY, ÜLKEYİ VE KENDİSİNİ ÇOK ZOR BİR DURUMA SOKTULAR”

O.İ.: Burada ilginç bir durum var. Referandumda hayır oyları üstün gelmiş göründüğü halde, çeşitli yollarla hayır cephesi referandumu kazanmamış sayılıyor. Dolayısıyla oylama sonucunda şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Mevcut düzende kazandığınızın ilanı için kazanmak yeterli değil. Bu çerçevede, AKP’nin hukuk çerçevesinde kalmaya artık biçimsel planda dahi ihtiyaç duymadığı anlaşılıyor; başka deyişle, “de jure” değil, “de facto” bir güç olarak hareket ederek, kendisini referandumun fiilen galibi ilan ediyor, diyebiliriz. Hukuk zemininin bu ölçüde dışına çıkılması ise çok ciddi bir adım ve böyle bir adımın seçimlere yönelik büyük bir güvensizliği beraberinde getirmesi doğal. Üstelik bu hukuksuzluk bir anayasa oylamasında yapılıyor. Tam da bu nedenle, daha baştan hukuki olarak sakatlanmış ve ölü doğmuş bir anayasa tasarısı ile karşı karşıyayız.

Y.K.: Çok güzel Okan Hocam, peki, ben ne diyorum; benim dediğim, böyle bir anayasa oyunu için en az yüzde 75 bir çoğunluk gereklidir. Ve bu bir oyun değildir, anayasa değiştirmek, beş taş oyununa benzememektedir. Buradayız.

Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir kurulunda bu referandum kabul görmemiştir. Bütün ciddi kurum ve kurullar sadece “acayip” dediler. Tümden, butlan ile malul saydılar. Tayyip Bey, ülkeyi ve kendisini çok zor bir duruma soktular. Benim görüşüme göre, Tayyip Erdoğan’ı bu durumdan Kemal Kılıçdaroğlu dahi kurtaramaz, bundan kuşku duyamayız. Kılıçdaroğlu’nu da buradan artık Erdoğan dahi kurtaramaz ve buradayız.

“OKUMA YAZMASI OLAN BÜTÜN DİNDARLAR, ERDOĞAN’I TERK ETTİLER”

***

Menderes geldi, ve ezani Türki’yi kaldırdı ve ezan-ı Muhammedi’yi kabul etti. Erdoğan geldi ve şapkayı kaldırdı, türbanı taktı; sonradan öğrendik ki, bu bir tür “the end of elections”  anlamındadır. Şimdi Tayyip Bey hep “ver bana bir referandum” demektedir. Ülkemizde, Medine’den gelme bir referandumcu kütle var.

Medine savaşlarının okunmasını tavsiye ediyorum.

Halkımızın bir kısmı, ben ezan-ı Muhammedi’yi arıyormuşum ve bulduuum, bağırdılar.

İşte benim türbanım ve sağ olasın Tayyip Bey’im dediler. Her ikisini de bulduuum, ses verdiler.

***

Ancak aklı imam hatiplere teslim edilmemiş halkın dehası ise bir başka sonuç kurdu; bütün büyük kentlerde, akepe tasfiye edilmiştir. Şunu söylüyorum, Ankara belediyesi, İstanbul belediyesi, İzmir belediyesi çoktan kaybolmuştur. Okuma yazması olan bütün dindarlar, Erdoğan’ı terk ettiler. Ve akepe’nin tüm sırması sökülmüştür. Akepe şimdi hiçbir tahsili olmayanların elindedir.

***

Bir Kemal Kılıçdaroğlu var, tanıyanının olduğunu sanmıyorum. Bir bildiği söz var, “Akepe, mağduru oynamak istiyor” hepsi budur. Yerinden kımıldamamak tek yoludur; aman mağdur etmeyin. Her zaman yaptığı üzere, Akepe düdüğünü çalmıyorsa, yalan söylemektedir. Politika Schmitt’in yıllar önce söylediği üzere, düşman yaratmak ve üzerine gitmektir. Hepsi budur ve ne demek: Lenin, kapitalizm düşman, demiştir ve kazanmıştır. Atatürk, üzerimize gelenler düşmandır, demiştir ve kazanmıştır. Atatürk, gericilik düşmandır, demiş ve kazanmıştır. Tayyip Bey, bu milletten hapishaneyi ve ölümü eksik etmeyelim, demiştir ve şimdiye kadar yolunu bulmuştur. Tayyip Bey, Cumhuriyet düşmandır demiştir ve şimdiye kadar kazanmıştır. Dediklerini acilen durdurmak durumundayız.

***

KILIÇDAROĞLU, ERDOĞAN’A ZAMAN KAZANDIRMAK HEVESİNDEDİR

Kılıçdaroğlu’nun yeni afyonu şu görünüyor: Bütün partiler ve parti olmayanlar birleşelim, ve yeni anayasa hazırlayalım; bu adam, sadece Erdoğan’a zaman kazandırmak hevesindedir. Bir, hiç anayasa teklifiniz oldu mu, sıkılmadan bunu ileri sürüyorlar. İki, anayasa mahkemesine bir gittiniz, kiminle gittiler; anayasacı da olmayan bir avukat Gök’le. Uzandılar ve buna “güldürme beni” diyorlar. Anayasa Mahkemesi’ne gitmek için tanınmış anayasacılar hazırdırlar ve güçle götürürler.

O.İ.: Meclis’te yasalaşan KHK’ları ise Anayasa Mahkemesi’ne götürme gereği duymadılar. AKP’nin yaptığı KHK’ların yasalaşmasına ve yürürlüğünün devam etmesine göz yumdular.

Y.K.: Tabii. Buradan devam ediyorum. Üç, Meclis’te usulsüzlük yaptılar, iki kişi bir oldular, akepeliler’den söz ediyorum, göstermemeleri gereken oylarını gösterdiler; peki Kılıçdaroğlu, oy vermeye neden gitmediler, herhalde mağdur durumuna sokmaktan korktular. Kılıçdaroğlu, ancak kendinizi kandırırsınız.

Duydunuz mu, Kılıçdaroğlu Erdoğan’a, “gel bir olalım ve bir anayasa hazırlayalım” dediler. Müthiş adamdır, bu adam ve artık anlıyoruz.

D.H.: Bu mağduriyet tartışması son on yılın en anlamsız ve zararlı tartışması; “aman, mağdur etmeyelim” en kötü, en utanmaz mazeret. Mağdur kazansaydı, önce Türk solu kazanırdı. Daha fazla “mağdur” edilen var mı?

“ÇOK SEVDİĞİM KÜRTLERE UTANMA DÜŞMEKTEDİR”

Y.K.: Tabii, hep mağdur edildik. Hep hapislere atıldık. Bizler mağduriyetten kazanmadık. Başka şekilde kazandık. Biliriz.

Peki Kürtler şimdi neden Tayyip Bey’e oy verdiler. Bir, Hendek’te öldürüldüler. İki, belediye başkanları tard edildiler. Üç liderleri hapse kondular. Doğu’da çok mağdur oldular ve Tayyip Erdoğan’ın sandıklarına oy doldurdular. Benim çok sevdiğim Kürtlere utanma düşmektedir.

B.Z.: Ancak şu da var, Yalçın Hocam. Akepe, doğu illerine çok yönlü, özel bir baskı programı uygulamış görünüyor. Birincisi, Sur’un Cizre’nin dümdüz edilmesi hem büyük bir gözdağı hem buradan göçertilen seçmenler ne oldu, oy verebildiler mi, bunun doyurucu bir yanıtı yok. İkincisi, daha önemlisi, Erdoğan dümdüz ettiği bu yerleri girişimcilik cenneti yapacağını ilan etti. İşte Toledo efsanelerini gündeme getirdi. Klasik sol lugatla “Kürt patron ve ağa sınıfına” göz kırptı. Üçüncüsü, ekonomik olarak göz kırpmakla kalmadı, yoğun Barzani propagandasıyla bunları rejimin siyasal müttefiki olmaya çağırdı. Bahçeli bilmiyormuş gibi yapıyor, ama Barzani’yle ittifakın bir parçası,  malum. Tam bir Kürt irticası-Türk irticası ittifakı denendi. İdari olarak kayyumlar devreye sokuldu. Tasfiye edilen HDP’li sandık üyelerine, mühürsüz pusulaların doğudan çıkmasına, kalaşnikofuyla evet çıkardığı için sosyal medyada böbürlenen “sandık korucularına” ayrıca değinmiyorum. Buna rağmen inisiyatifi alamadılar. Bu küçümsenmeyecek bir olay.

D.H.: Yine de önemli bir oy kayışı var Evet’e. Akepelileri heyecanlandırmaya yetecek kadar.

B.Z.: Doğru, ama iki yönü var. Şu işin şaibe kısmını tespit edelim: Eğer bu referandumun şaibeli olduğundan söz ediyorsa milyonlarca insan, gözlerden uzak doğu illeri şaibenin bir yanı değil, belki de merkezi. Soruşturulması gerek. Diğer yönüyle, Erdoğan’ın bu çağrısı, Kürt patron ve ağalarını cezbetmiş, öyle görünüyor. Bunları Kürt siyasetinin kendi tabanını kaybetmesi gibi değil, Akepe’nin açılım sürecinde HDP’ye kayan doğal tabanını geri alması olarak görmek daha doğru olur, önümüzdeki dönem bunu daha net gösterecektir.

Tabii HDP de bir şüphe kaynağı, çünkü hâlâ Altan Tan’ları bünyesinde tutuyor. Kendilerine yakın pek çok solcuyu daha çabuk harcadıklarını biliyoruz. Akepe’ye çiçekler atarak halk oyuna gölge düşüren bu zatı neden hâlâ tutuyorlar? Acaba hâlâ Akepe’den beklentileri mi var? Ama bence yalnızca bu mürteci kesimi kaybetmeme çabası var. Boşuna.

O. İ.: Buna karşılık batıda özellikle sol muhalefette referandumun İzmir’le Diyarbakır’ı bağladığı dile getirildi. Gönül birliği olarak kuşkusuz. Fakat siyasete tedavül edilebilir mi, sanmam. Ne HDP bütün imajına rağmen bunun şartlarını yerine getirmeye hazır, ne CHP. Kılıçdaroğlu’na önerilsin, geri döner.

Y.K.: Kemal Kılıçdaroğlu’na önerim yoktur. Bir işe yarayacağını hiç sanmıyorum.

D.H.: Kılıçdaroğlu sonunda reaksiyon vermek zorunda kaldı. YSK’ya başvurdu, “tanımayacağız,” dedi. Tabii, bunu ancak insanlar sokaklara döküldükten ve “Kılıçdaroğlu istifa” demeye başladıktan sonra yaptı. Bu da yalnızca ve yalnızca halkın, tabanın başarısı. YSK’nın reddinden sonra CHP yönetiminden gelen düşük profilli açıklamalar bunu bir kez daha gösterdi. Bülent Tezcan çıkıp “Karar bizi mutlu etmedi”, diyebildi. Taban, kapısına “istifa” diye dayanmadıkça hiçbir şeye itirazı olmayan bir yönetim; itiraz ettiklerinde de göstermelik. İş çadır tiyatrosunu da geçti. Hakikaten utanmıyorlar.

Y.K.: Bizi aptal sanıyorlar, bizi Kılıçdar biliyorlar, Kılıçdar bütün Partiler’i çağıracakmış, uzlaşmacı anayasa yapacakmış; Akepe var mı, soru budur. Varsa, ne olacak ve yoksa ne olacak; bunu herhalde Aydın Doğan ile beraber hazırladılar. Aydın Doğan ve arkadaşları, Kılıçdaroğlu’nu cehepe’nin başına hazırlamışlardı ve şimdi nereye, pek bilemiyorum, herhalde bir veda partisi hazırlığındadırlar. Pek çok umarım.

ERDOĞAN’IN ÜNİVERSİTE DİPLOMASI OLMADIĞINI O ANAYASA TASLAĞINDAN ÇIKARIYORUZ

Acaba YSK başkanı hâlâ Sadi Güven mi, bilemiyorum. Yüzü benziyor; öyleyse bir uzmanlığı var diyebiliyoruz. Öyleyse, Parti’nin devamlı ve güvenilir kuruludur. Soyadı “güven” ki, Osmanlı Türkçemizde “ismiyle müsemma” demek durumundayız.

Benim yazılarımda ve konuşmalarımda ve tabii, “Caligula” çalışmamda, Tayyip Beyefendi’nin dört yıllık yüksek okul diploması yoksa cumhurbaşkanı seçimine girmesinin imkansızlığı not edilmiştir. Güzel, başka nedenleri de var ama bunu ciddiye almış olabilir, Tayyip Bey 2007 seçimine girmediler.

Hakkını kabul etmek durumundayız, Tayyip Beyefendi, benim bilgime göre, hiçbir zaman “benim öyle bir diplomam var” demediler. Ancak, Profesör Ergun Özbudun başkanlığında Akepe için bir anayasa taslağı hazırlandığında, dört yıllık diploma şartı kaldırıldı ve yerine ilkokul konmuştu. Bundan, dört yıllık diploma olmadığı sonucunu çıkarıyoruz.

D.H.: Pazar günü referanduma sunulan taslakta da bir başka değişiklik yer alıyor, dört yıl şartı iptal ediliyor ve sadece yüksek okula gitmek yeterli görülüyor. Yanlış hatırlamıyorsam, Zeynep Gürcanlı yazmıştı. 

Y.K.: Tabii, bu referandumda cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmamaktadır. Yalnız, Tayyip Bey, cumhurbaşkanı olarak bu oylamanın da muhatabıdır. Ve ben, böyle bir sorunu takip eden birisi olarak hatırlıyorum, Tayyip Bey’in cumhurbaşkanı seçimine girdiği dönemde, şartları haiz olup olmadığı araştırılmamıştı ve bir açıklama yapılmamıştı. Büyük bir eksikliktir. Ve şimdi ise bu eksikliği gidermek zamanıdır.

ŞENER, ERDOĞAN’IN YÜKSEK OKUL SÜRESİNİN İKİ YIL OLDUĞUNU SÖYLEMEKTEDİR  

Sputnik’te hemen hemen her gün şu eski haberi, aşağı tarafa, ilgili haberler diyorlar ve koyuyorlar. Profesör Abdüllatif Şener, Akepe’de ilk başbakan yardımcısı ve bu arada benim doktora öğrencimdir, Erdoğan ile Şener, yan yanadırlar ve Şener, Erdoğan’ın yüksek okul süresinin iki yıl olduğunu söylemektedir. Eğer okulu bitirmediyse, Erdoğan cumhurbaşkanı seçilmemiştir ve yeni düzenlemedeki yetkileri de kullanması imkansızdır.

Tabii Sezer için, Demirel için, Özal için bir sorum yoktur; çünkü daha önce dört yıllık tahsili gerektiren kamu görevlerinde bulundular. Biliyoruz. Tayyip Beyefendi ise böyle bir görevde hiçbir zaman bulunmamıştır.

Burada yapılacak iş çok basittir; Tayyip Beyefendi’den dört yıllık bir yüksek okul diploması ibraz etmesini istemek durumundayız. Tabii, böyle bir durumda olan, Sadi Güven’dir ve bunun gerçekten dört yıllık olduğundan emin olmalıyız. Önce Sadi Güven bunları yapmak zorundadır.

Bundan sonra bir kişiye sunulabilir ve ben, Abdüllatif Şener’i öneriyorum. Çok dürüsttür, Akepe’de başbakan yardımcılığı yapmıştır ve son zamanlarda bunu açıklamıştır. Şimdi açıkladığına göre böyle bir tespitin yapılmasına ihtiyaç duymaktadır. Bunu anlıyoruz.

Tabii olumlu bir sonuç elde edilemezse, çok vahim bir hal ile karşılaşıyoruz, demektir.

Telaffuz etmek dahi istemiyorum.

BİZ YENİYORUZ: YAŞA MUSTAFA KEMAL PAŞA

İstanbul’a bu defa otobüsle gittik. Giderken, Ataşehir’de bizi İpek aldı, Balat’a daha rahat ulaşabildik. Artık İstanbul’a gidilemez olduğunu duyuyorduk ve islami iktidarda tümden bitmiş bir kenttir. Her tarafta Laz Kalfalar’ın yığdıkları taşlar var, “bina” da diyorlar. On beş yıldır “bina” bilmez bir iktidara sahibiz, hâlâ “Medine” sanıyorlar. Ayrıca bizleri neden Alibeyköy’den alıp dağları yardıktan sonra tekrar Ataşehir’e götürdüler, anlamadım. Tabii düşündüm ve buldum, bunların İslam’dan anladıkları mı, halkına ceza kesmek demektir. Eziyettir. Eziyet gördükçe memnun olan Türk yarattılar.

***

Bunlar başkadırlar. Avrupalılar, “bölündüler” diyorlar ya herhalde budur.

Artık, birinci vazifemiz, bunları “yurttaş” yapmak ve aynı anlamda hakiki türkleştirmektir.

***

Bizlerin cahilleştiğine işaret etmiştim, doğasında var, bizi Medine Müslümanı yapmak istiyorlar, kendilerine benzetiyorlar, artık cahiliz. Ama bir de şunu gördüm, her şey artık daha kabadır, Akepe güzele düşman bir tarikattır; belki yazdım, tekrar ediyorum: Şu Yavuz Sultan Selim köprüsü, ne kadar da kabadır ve sanki incarné sultandır; her şeyi pek kabadır.

Ve bu sabah, cnn international’da, onlar akşam geç konuşuyorlar, ben sabah altıda izliyorum, Erdoğan’ı konuşturuyorlardı, Becky Anderson Hanım, “size diktatör diyorlar” sorusunu yönelttiler, Türkiye’de darbe yaptığını eksik etmiyorlar. Doğru olabilir, ancak bana göre eksiktir ve eğer bir “darbe” varsa, ayrıca “kaba” darbedir. Artık başta bakanları, her iş kabadır ve burada da eksik olan idam’dır; Medine alınırken pek uygulandığı yazılmaktadır. Şimdi sipariş verdiler. Verilmiştir.

REFERANDUMDA NEDEN OY KULLANDIM

***

Bizde “evet ama yetmez” diyen bir tarikat vardı ve ne acı, bir kısmı şimdi Cumhuriyet Gazetesi’ndedir. Utanmaya davet ediyorum.

Odatv kararından sonra, ve Türk sol aydın geleneğine uygun bir şekilde, her duruşmayı rakılarla ıslatmak için, Kemal Paşa zamanından kalma Cumhuriyet Meyhanesi’nde kalabalık yerlerimizi aldık ve biz Atatürk köşesini seçiyoruz, güzeldir. Çok hoş, aydın geleneklerimizi hep yaşatıyoruz, ama gençlerimiz pek türkü bilmiyorlardı ve artık öğrendiler ve hatta marş çağını buldular. İzmir Marşı, “Yaşa Mustafa Kemal Paşa” ve Mülkiye Marşı, “ey vataan gözyaşların dinsin”, şimdi hep tekrarlanıyor; gözdedirler ve modadırlar.

Biz rahatsız etmekten korkuyoruz, ancak, bütün lokanta/meyhane katılmaktadır. “Yaşa..” bağırıyorlar.

***

Ve on beş Nisan’da Ankara’da olmak durumundaydım, Üstad Sabih Kanadoğlu’nun doğum günü var, 15 Nisan, Üstad Hamdi, büyük hakimimiz, hep telefon ediyordu; Sabih, benim Kabataş Lisesi’nde sınıf arkadaşımdı, şimdi üstadımızdır.

Kabataş Lisesi bluzunu ya da formasını giymiştim, güzel kırmızı ve göğsünde, lisenin amblemi var ve Sabih’e gösterdim. “Ben de giyseydim,” dediler. Lise’yi çok severdik, neredeyse bahar gelir gelmez, Boğaz’a atlardık, soğuk da olsa dalardık. Yatılıydık, kayıkçılarla anlaşırdık; 25 kuruşa bizi, iki kürekle, tel örgülerden aşırırlar, karşı tarafa atarlardı. Ortaköy’de o zamanlar yalnız küçük vapur iskelesi vardı ve şimdi, Güngör Uras’ın ofisinin karşısında, Mösyo Mordo’nun kahvesine çıkardık. Herkes pişti oynardı ve ben hiç oynamadım, bir bilardo düşkünüydüm.

Tarih öğretmenimiz Galip Vardar haftada iki gün gelirdi. Boğaz yolundan görünür görünmez herkes koşar, sıra olurdu. Galip Hoca İstiklal Savaşı’ndan kalmadır; bir hediye, herkes bir kez elini öperdi. Ama Hocamız sadece elini uzatır ve hiç kimsenin yüzüne bakmazdı, disiplinli adımlarla yürürdü. Gurur duyardık ve içimiz rahatlardı. Bizi Kabataş’ta işte böyle yetiştirdiler.

Üstad Hakimimiz, Akşamcı’yı, Bestakâr’da, seçmişler; ilk defa gidiyordum, çok güzel bir yer. Çoklukla gençler, yalnız ve grup genç kızlar çoktular. Ben, genç kızları, arkadaşlarıyla berber, yalnız, daha çok seviyorum, rakı içiyorlar. Ne hoş, Kabataş’ta okuduğum zaman dayılarım İstanbul’a geldiklerinde, iki kardeş bizleri, görmemiz gereken yerlere götürürlerdi. “Küçük Çiftlik” bunlardan birisidir; ilk kez süslü hanımların lokantada herkesin içinde rakı içtiklerini gördüm. Hiç unutmuyorum. Biz, İskenderunlular, Fransız dominyonuydu, Fransız kültürüyle yetişmiştik, ayrıca Halepli idik, çok modern sayılıyorduk, ama rakı içen hanımları Maçka altında ve Dolmabahçe yakınında görmüştüm. Şimdi genç hanımları, yanlarında erkek yok, meyhanede ve şarap ve rakı içerken gördükçe doğrusu devrimci buluyorum ve seviyorum.

***

İran’da içki yasağını tutturamadılar, içkiler artık evlere getiriliyor ve daha çok içiyorlar. İran’da türban da yok, eşarp var, saçlar açık ve demek, Şia, Nakşibendilerden çok farklı ve daha moderndirler.

Erdoğan cahilleşmeyi getirdiler, burada kalmadılar, estetik ve güzelliği de yok ettiler, ancak hakkını vermek durumundayız, Atatürk’ü çok sevdirdiler. Bunu Üstadım Sabih’e de söyledim: Akepe bizi hem daha Kemalist hem daha Atatürkçü yaptı; üstadım çok tasdik ettiler ve herhalde önündeki rakı bardağından bir yudum çektiler.

***

Hem Atatürk’ü sevenlerimiz arttı ve hem de daha çok seviyorlar.

Herkes artık savaşla seviyorlar.

Akepe’nin kendi ayağına sıkma zamanı gelmiştir. Başladılar.

***

Sabih, devamlı, “Yalçın oy vereceksin” dediler; oy vermemenin tehlikelerini bana en dramatik şekilde anlattılar. İstanbul’da da arkadaşlarım, arkadaşım ve sevgili hukukçumuz Sedat da ısrarını eksik etmemişlerdi. Sanki cumhuriyet’e ihanet ediyordum, ikisine de hiçbir cevap vermedim, ancak uyarılarını uygulamaya çoktan karar vermiştim. Gittim ve çok da memnun oldum, halkımın en çok istediğini gözlemek imkânı buldum; ne anayasa ve ne baba yasa, hiç düşünmüyorlar ve tek istedikleri, Erdoğan’ı indirmek ve Erdoğan’ı hiç görmemektir. İlk gün kendi başarılarını görmediler ve anlamadılar ve ikinci gün çok büyük bir iş yaptılar. Erdoğan’ı ve taraftarlarını, büyük kentlerden çıkarmışlardır. Başarı halkımızdır. O gün gözlerinde gördüm.

***

Ey her gün artan ve her gün daha kızgın Atatürkçüler, Erdoğan’ı görmeyeceğiniz günler yakındır.

İki üstadım Sabih ve Sedat’a, tabii çok sevgili arkadaşım Hamdi Üstad’a da teşekkürlerimi yazıyorum.

***

Bu, az zamanda büyük bir iştir. Başlıyoruz, devam ediyoruz ve başlamıştır.

Şimdi İzmir Marşımız vardır.

Marşlar yazılmaz ve önce savaşlarda söyleniyor. Sonra marştırlar.

Birden İzmir Marşı’nı başlattılar.

Biz de katıldık, biz mi, üç arkadaş ve “maaile”; bizde, İskenderun’da, bu sözcük Arabi olmakla, eşlerle birlikte anlamındadır. Meyhane ya da lokanta sevindiler. Seslerini yükselttiler, Sabih de yükseldiler ve “Sabih, biz yeneceğiz, yeniyoruz” diyordum. Sabih’in gözlerinden yaşlar akıyordu.

O gece Sabih’i yalnız bırakmadım. Aynı sınıftanız.

Not: Mülakatın hukuksal denetimini yapan Yiğit Akalın ve Sedat Akçelik’e teşekkür ederiz.

Odatv.com

Facebook Yorumları

Bir Cevap Yazın