Erdal Sarızeybek: Bir Harbiyeli’nin Günlüğü…

“Ey Oğul, artık beysin!

Bundan böyle suçlamak bize, katlanmak sana…

Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana…”

Şeyh Edebali

Çengelköy’den bindik otobüslere Kara Harp Okulu’na gitmek için. Biz yine yan yana, doğru Haydarpaşa tren garına. Oradan Ankara garı ve okul, üniforma değişimi, yerleşme derken ‘meç’ kuşanma ve artık Harbiyeli!

İlk gün alışageldik içtima yapıldı ve yine ilk gün takım takım, bölük bölük ayrıldık. Takım komutanımız Üsteğmen Tahir Çınar’dı. Heybetli sesiyle sordu:

Kuleli’de rütbe alanlar öne çıksın!

Kırk kişilik takımdan üç beş arkadaşımız öne çıktı, biri de oydu. Hepsine teker teker rütbeleri soruldu ve buna göre öğrenci komutanları seçildi ama hayret, o seçilmemişti. Şaşkındı, parmak kaldırıp söz istedi:

Ben üstçavuştum okulda.

Bunu derken sesindeki soru açıktı; “Ben daha rütbeli bir öğrenci olmama karşın neden seçmediniz?” der gibiydi. Üsteğmen öfkelendi, sanki yapılan seçime karşı çıkması gereksiz bir davranışmış gibi sertçe ve soruya cevap bile vermeksizin:

Geç yerine!

Harbiye’ye ilk adımı işte böyle başladı. O günden sonra daha da değişti, itaatkâr ama sert bir mizaç takındı. Bir daha hiç öne çıkmadı, lisedeki başarılarından hiç bahsetmedi. Verilen tüm emirlere harfiyen uydu, ama söz hakkı verildiğinde eleştirilerini, düşündüklerini, olması gerekeni öğrenci üslubundan öte bir edayla açığa vurmaktan da geri kalmadı. Bu tavrı belki de profesyonel olarak askerliğe ilk adımı attığımız Harbiye’de komutanlar tarafından hiç de hoş karşılanmayacaktı ama çalışkanlığı, tatbikatlardaki başarısı, aldığı görevleri ifadaki titizliği ona karşı bir cephe oluşmasının hep önüne geçti.

Harbiye yeni bir dünya oldu bizim için, arkadaşlarımız aynı ama çevre değişik, yaşam değişik ve bir de yaşımız değişik. Kuleli’nin on beşleri şimdi olmuştu on yedi, on sekizler gençlik çağı. Üniformalarımız da değişmişti, sade Kuleli kıyafeti yerine gösterişli, kordonlu hatta kılıçlı bir giysi içinde dikkat çekiyorduk.

O zamanlar büyük bir asker sevgisi vardı, üniforma sevgisi, Harbiye sevgisi. Şimdi baktığımızda o sevgiyi yine görüyoruz ama sanki aynı değilmiş gibi buruk bir duygu var içimizde. Hele ki ekranlarda adeta kin kusar gibi ordumuz, askerimiz aleyhine söylenen lafları duydukça daha da hüzünleniyor insan. Yüksek komuta kademesinde devlet görevi yapmış komutanlarımızın polis eşliğinde bir o yana bu bir yana götürülüşleri, her gün gözaltı haberleri, her gün tutuklama haberleri bu üniformayı şerefle taşımış bizler için büyük bir acıya yol açıyor.

Adı PKK olan terörle mücadele etmiş askerlerimize bu olağandışı muameleler reva görülürken, şehitlerimizin katillerinin Habur’da davulla zurnayla karşılatılmasını, hatta üç ölü PKK’lı için yüz binlerin meydanlara sürükletilmiş olmasını yan yana getirdiğimizde acımız daha da büyüyor, yüreklerimize sığmaz oluyor. Harbiye üniformasını giydiğimiz o anda, aradan yıllar geçeceği ve bugünleri de göreceğimiz hiç akla gelir miydi ki…

Harbiyeli olduk, yavaş yavaş siyasetle tanışmaya başladık ve farklı siyasi görüşleri öğrenmeye başladık. O yıllarda farklı siyasi görüşler farklı kişiliklerin oluşmasına yol açıyordu ama bu tartışmalara hiç girmedik. Çünkü bizim tek liderimiz vardı, Atatürk; tek rejim düşüncemiz vardı, Cumhuriyet; tek güç tanırdık, devlet; tek bayrak bilirdik, Türk Bayrağı; ortak dilimiz Türkçe, ortak kimliğimiz Türk!

Bu kavram ve değerleri özümseyince insan aşırı uçlardaki ekonomik ve siyasi modellere pek yanaşmıyor. Türk tarihinde ‘yedi düvele karşı’ diye geçen bir Kurtuluş Savaşı var iken ve bu savaş sonrası bağımsızlık ve özgürlüğümüze giden yolda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuş olan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları var iken başka lider aramak ihtiyacı da duymuyor insan. Dolayısıyla bizim önderimiz belli, inancımız belli, kimliğimiz belli olduğu için 70’li yıllarda ortaya çıkan sağ-sol olaylarından da etkilenip kendimize bir farklı çıkış yolu aramadık.

Biz milliyetçiydik, halen de öyleyiz. Atatürk’ün bize göstermiş yolda yürüyen vatanseverlerdik, halen de öyleyiz, değişmedik hiç. Bununla birlikte devlet yönetimi hakkında açıkçası ülkemiz, insanlarımız ve kaynaklarımızın nasıl ve hangi amaçlar doğrultusunda yönetildiği yolunda bir fikrimiz yoktu. Biz Harbiye’de iken Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hüküm süren çağdışı feodal ağalıklardan hiç haberimiz olmadı. Bugün PKK adı ile ortaya çıkan terörün ardında ‘Anadolu’dan bir parça koparma ve ayrı bir devlet kurma’ amacıyla 1846 Bedirhan İsyanı ile başlatılmış bir sürecin olduğu ve Anadolu’da Kürt isyanları olarak tarihimize yazılmış olan başkaldırıların ardında halk değil, feodal din ve aşiret ağalarının olduğundan da haberimiz yoktu. Bu isyan ve ayrı devlet siyasetinin bizi bugünlere taşıyacağından ve adı PKK olan bir örtülü savaşla karşı karşıya kalacağımızdan daha o yıllarda nasıl haberimiz olacaktı ki!

Biz o yıllarda toprak reformu nedir, toprak ağalığı nedir bilmezdik. Bizim yine o bölgelerde yaşayan pek çok insanımızın Türkçe okuma ve yazma bilmediğinden de haberimiz olmadı. O yıllar ve yaşlarda bu Türkçe bilmezliğin bizi bugünlere Kürtçe ana dilde eğitim sürecine taşıyacağını, belki de bugünlerin daha o yıllarda hazırlanmış olduğunu nasıl bilecektik ki!

Biz cumhuriyetin fazilet olduğunu biliyorduk ama insanlarımızın bu fazilet içinde yaşatılıp yaşatılmadığını bilmiyorduk, daha yaşımız on sekizdi. Dolayısıyla ülkemiz gerçeklerini bilmeyince, bu gerçeklerin ışığında çözüm yolları aramak gibi bir düşüncemiz de olmadı, yani siyasi arayışlar içinde hiç olmadık. Yine aradan yıllar geçecek ve bu bilinmeyenleri terörle mücadele adına bu bölgeye gittiğimiz zaman öğrenecektik ve başlayacaktık bir bir çözüm yollarını sıralamaya ama yıllar sonra…

Öğretmenlerimiz de siyasi konulara girmezdi hiç. Arkadaşlarımızın sağ ve sol temelinde tartıştıklarına tanık olur ama aralarında yer almazdık. Kuleli ile sahip olduğumuz vatan, millet ve bayrak aşkı Harbiye’de daha da perçinleşti. Ülkemize, insanlarımıza ve toprağımıza olan sevgi dolu yüreklerimiz daha da sağlamlaştı. Evet, biz yüreği sevgi dolu yetiştik ve yetiştirildik zaten gücümüz de buradadır, yüreğimizdeki sevgi de bizi hiç terk etmedi.

Harbiye’de askeri alanda da çok şey öğrendik, en başta kırmızı ve maviyi. Harp oyunlarında kırmızı düşman, mavi dost anlamına geliyordu.

Araziye askeri gözle bakmayı öğrendik; yaklaşma istikametlerini, barınma yerlerini, kaçış yollarını ve bu yolları kapamayı, kısacası arazide yaşamayı ve kırmızıyı yok etmeyi.

Durumu değerlendirmeyi öğrendik; aldığımız bir vazifeyi yerine getirebilmek için, içinde bulunduğumuz koşullardan nasıl istifade edeceğimizi, kırmızı ve mavinin imkân ve kabiliyetlerini nasıl değerlendireceğimizi…

Ve karar vermeyi öğrendi; en zor şartlar altında dahi karar vermeyi, verdiğimiz karardan dönmemeyi, kararımızın sonuçlarına katlanmayı.

Ve de risk almayı öğrendik; amacımıza ulaşabilmek için varsa bir bedel onu ödemeye önceden razı olmayı, riskleri göze almadan da amaca ulaşılamayacağını. Belki onun en başarılı olduğu dersler de bunlardı, bilgiye dayalı taktik ve strateji, risk yönetimi.

Şimdi koyalım bu temel bilgilerin üzerine sevgiyi ülkeye, insana ve bayrağa olan, nasıl bir karakter yapısıyla Harbiye’den mezun olduğumuz daha iyi anlaşılacaktır.

Şimdilerde duyuyoruz, ekranlara çıkıp konuşanlar var, “Harbiye’den mezun olanlar askeri darbe ile yönetime el koymak düşüncesi taşırlar” diyenler var. Bu hiç doğru değil çünkü biz yönetime el koymak değil, görevli olduğumuz alanda iyi yönetmek için yetiştirildik. Biz darbe yapmak için değil, aldığı vazifeyi namus bilip yapacak bir zihniyet olarak yetiştirildik. Biz cuntacı değil, kanunları hâkim kılmak ve kamu düzenini korumak için yetiştirildik.

Sözün kısası biz Harbiyeliler; vazifesini bilen, bu vazifeden doğan sorumluluklarını taşımasını bilen, tek amacı ülkesine ve milletine hizmet etmek olan genç beyinler olarak yetiştirildik. Ülkemizde cuntacılılık yapıldıysa eğer bunun sorumlusu Harbiye ruhu değil, bu ruhun saydığımız değerlerini taşımayanlardır, Harbiye değil…

Bizim için Harbiye demek, sevmeyi öğrenmektir bu vatanı, bayrağı ve insanı…

Harbiyeli demek bizim için, ölümü yok saymak demektir bu kutsal değerlerimiz uğruna…

İLK KURŞUN

Kaynak; YÜZLEŞME(Bir Harbiyeli’nin Günlüğü), Pozitif Yayınları, Mayıs 2013.

Facebook Yorumları

Bir Cevap Yazın