Prof. Dr. Alpaslan Işıklı: DÖNEMEÇ

Başta Brezilya olmak üzere, kimi Latin Amerika ülkelerinde toplu taşıt araçları fiyatlarının, Yunanistan’da Radyo Televizyon Kurumundaki işten çıkarmaların ve ülkemizde Gezi Parkı olaylarının kıvılcım işlevi gördüğü protesto eylemleri, evrensel ve tarihsel bir dönüm noktasının son günlerde gündeme oturan belirtileridir. Besbelli ki bütün bunların gerisinde derin bir bunalım varlığını sürdürmektedir.

Niçin Bunalım?

Genellikle bunalımın nedenleri sorulur, araştırılır. Oysa araştırılması gereken niçin bazı dönemlerde bunalımın doğmamış olması veya –daha doğrusu- örtülenebilmiş olmasıdır.

Çünkü bunalım, yeryüzünün sırtına 19. Yüzyıl başlarından bu yana hüküm süren bir süreç boyunca giydirilmekte olan ideolojik yapılanmanın doğasında mevcuttur ve ilk defa ortaya çıkmış değildir. 1870 Fransız-Alman Savaşı ve nihayet birinci ve ikinci dünya savaşları, bedeli yoksul kesimler tarafından ödenen, kapitalistler arası acılı “paylaşım savaşları” olarak bu bunalımın başlıca sonuçlarıdır. Bu nedenledir ki büyük usta Nazım sormaktadır: “İkinci Dünya Savaşını Hitler çıkardı… ya Hitler’i ne çıkardı?”

Herkesin kendi bireysel çıkarı için mücadele etmesinin ve güçlünün güçsüzü tasfiye edebilmesinin ortamını oluşturan rekabet düzenine dayalı bir işleyişin sürekli olarak bunalım üretmesinden daha doğal ne olabilir? Zenginliğin, dolayısıyla gücün sürekli olarak daralan bir kesimin elinde toplanmasına yol açan bir işleyiş, kaçınılmaz olarak güçlüyü daha güçlü yapmakta güçsüzü daha güçsüzleştirmekte, yoksullaştırmaktadır. Sosyal eşitsizliği doruğa çıkaran böyle bir işleyiş çerçevesinde güçlü olmanın da bir anlamı olabilir mi? Son zamanlarda bazı Batılı çevrelerde İncil’den aktarılan bir söz sıkça tekrarlanır olmuştur: “Canın kurtaran canını kaybedecektir.” Herkesin canını kurtarması, ancak toplumsal kurtuluşun sağlanmasıyla mümkün olabilir.

Bunalımsız Dönem Olur mu?

Tüm Dünya açısından bakıldığında 2. Dünya Savaşı ertesinde başlayan ve 70’li yıllara kadar süren dönem, özellikle kapitalist merkez ülkeler bağlamında belli bir bunalımsızlık dönemi gibi görünür. Asıl belirlenmesi gereken bunun nasıl sağlanabilmiş olmasıdır.

Bu dönemde başlıca Batılı ülkelerde iktidara geçen sosyal demokrat parti veya işçi partisi adını taşıyan partilerin iktidarları eliyle, kapitalist düzenin temel kurum ve kurallarına ilişmeksizin hayata geçirilen sosyal adaletçi önlemler, emekçi kesimler safında belli bir rahatlama sağlamıştır. Bu sonucun sağlanmasında, bir yandan belli bir zorunluluk ve diğer yandan da belli ölçüde elde edilen olanaklar rol oynamıştır.

Zorunluluğu doğuran, 1917 devrimi sonucunda Sovyetler Birliği gibi sosyalist bir ülkenin ortaya çıkmış olmasıdır. Sovyetlerde varlık kazanan komünist ideolojinin dalgaları, Batılı ülkelerin duvarlarını da yalamaya başlamış, Batılı kapitalistler açısından ciddi bir tehdit hüviyeti kazanmaya yüz tutmuştur. Batılı kapitalistler, kendi ülkelerindeki emekçi kesimleri komünizmin cazibesinden uzak tutabilmek için adeta bir sus payı verme zorunluluğunu duymuşlardır.
Batılı kapitalistler bu dönemde sağlamış oldukları zenginliklerle böylesine bir payı dağıtabilecek olanaklara kavuşmuş bulunuyorlardı. Bilindiği üzere Batının zenginliğinin temelinde yatan en önemli unsur, küresel boyutta gerçekleştirdikleri sömürüdür. El değmemiş zengin kıtalara -sahiplerini kitlesel ölüme mahkûm ederek- sahiplenmişler, Afrika’yı, Çin’i, Osmanlı’yı acımasızca sömürmüşlerdir. Böylece kurulan sofranın ayak ucunda da olsa emekçilere yer verilebilmiştir.

Günümüzde bu iki faktör de ortadan kalkmış veya önemini kaybetmiş bulunuyor.

Yeni Dünya Düzeni ve Bunalım

“Yeni dünya düzeni” çok değişik anlamlarda kullanılagelmiştir. Burada kastetmek istediğimiz Batı kapitalizminin sosyal devlete sırt çevirmesi ve hatta sosyal devlete yönelik saldırılarını başlatması aşamasına gelinmiş olmasıdır. Bu süreç, 70’li yıllarda başlamıştır. Şili’de 1973’te Allende’nin hunharca katledilmesiyle başlamış, 70’lerin sonlarında ABD’de Reagan’ın ve İngiltere’de Thatcher’in iktidara geçmesiyle önemli bir aşama kaydetmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül bu su sürecin bizdeki uzantılarını oluşturmuştur.

Sosyal devlet karşıtlığıyla dünya ekonomik bunalımı arasında karşılıklı yoğun bir ilişki vardır. Bir yandan, sosyal devlet -üstelik çok daha geniş bir ele alışla her türlü düzenleyici devlet müdahalesi- bunalımın sebebi olarak gösterilebilmiş, “devletin küçültülmesi” başlıca hedef haline getirilmiş; öte yandan, sosyal devletçi kamusal düzenlemelerin sınırlanması ölçüsünde bunalımın emekçi kitleler üzerindeki yükü ağırlaştırılmıştır.

Batılı kapitalist ülkelerin sosyal devletçi önlemlerde kısıtlama zorunluluğunu duymaları, bunlara kaynak oluşturmakta eski rahatlıklarını kaybetmiş olmalarıyla ilgilidir. Artık keşfedilecek kıta kalmamıştır. Atatürk’ün öncülük ettiği bağımsızlık hareketleri sömürgeciliği güçleştiren bir çığır açmıştır. Düne kadar rahatça at oynattıkları topraklar üzerinde kurulmuş olan komünist Çin, ABD’ye rakip olma konumuna ulaşmıştır. Rusya, Yeltsin dönemindeki perişanlığını gerilerde bırakmıştır…

Sovyetler Birliği’nin çökmesinin Batılı kapitalistler açısından bir başka sonuç daha doğurduğunu görmekteyiz. Batılı kapitalistler, komünizm tehlikesinden kurtuldukları düşüncesiyle emekçi kitleler üzerindeki sömürülerini ağırlaştırma yönünde büsbütün pervasızlaşmışlardır. Bu arada, “esneklik”, “kuralsızlaştırma” adı verilen bazı yöntemlerin, çalışma ilişkilerine sanki modern bir önlemmiş gibi sokulması suretiyle 19. yüzyıla özgü vahşi kapitalizmin diriltilmesi yoluna gidilmiştir.

Çözüm veya Çözülme

Bu arada, bizdeki protesto eylemlerinin geçmişini 2007 tarihli Cumhuriyet mitinglerini dayandırmak yanlış olmayacaktır. Ayrıca, mevcut bunalımın güdümlediği küresel kapitalizm karşıtı protesto eylemlerinin çok daha eskilere dayanan bir geçmişi olduğu da unutulmamalıdır. Bu sürecin geçmişinde yer alan çok önemli bir olay, 1968 baharında Paris’te patlak veren ayaklanmalardır. Bu olayı, başlıca Batılı merkezlerde ortaya çıkan protesto gösterileri izlemiştir. Paris Baharı olarak bilinen bu olayı ve onu izleyen gelişmeleri, 1970’de patlak veren Dünya ekonomik bunalımının karşılayıcıları olarak görmek yanlış olmaz.

Tüm kapitalist dünyayı –ve ister istemez tüm dünyayı- dalga dalga saran bu olayların kalıcı ve köklü sonuçları olan bir dönüşümle sonuçlanamamış olması günümüzün en temel sorundur. Kanımca sorun, neye karşı olunduğunun yeterince şuurlandırılamamış olmasıyla, dolayısıyla gerçek alternatifinin oluşturulamamış olmasıyla açıklanabilir.

Kuşkusuz mevcut küresel yapılanmanın sahipleri, gerçek çözüme giden yolların tıkanması konusunda geniş olanaklara ve zengin tecrübelere sahiptirler. Bu konuda en çok yararlandıkları yöntemlerin böl-yönet stratejisi üzerine temellendiğini söylemek yanlış olmaz. Tarih boyunca pek çok yerde görüldüğü üzere bizim ülkemizde de bu stratejinin günümüzdeki en etkili malzemesi ırkçılıktır. Asırlardır kabul görmüş olan ve Atatürk’ün çok açık ve kesin bir dille ortaya koyduğu üzere, ırk mezhep ayrılığını aşan bir bütünlüğün ifadesi olan “Türk milleti” kavramını çarpık bir anlama büründürme çabaları yoğunlaşmıştır. Özellikle Hitler- Mussolini çizgisinin etkisinde kalmış olan bazılarının bu yöndeki çabaları acı meyvelerini vermiş görünüyor. Önce Türkçü ırkçılık tahrik edilmiş, bugün de onun karşıtı olarak Kürtçü ırkçılık almış başını gitmektedir. Böylece “ırkçılık kapitalizmin incir yaprağıdır” sözü bir kere daha gerçeklik kazanmaktadır.

Bir bakıma, çözüm ortadadır ve çözecek olanları beklemektedir. Elbette ki çözecek olan halktır, insanlıktır.
Günümüzde çelişkilerin görülmemiş ölçülerde derinleşmiş olması, görülmemiş boyutlardaki evrensel sorunların insanlığın kapısına dayanmasına yol açmıştır. Ya çözüm, ya da topyekun çözülme!

İlgili bazı kaynaklar:

Kumarhane Kapitalizmi, 3. Baskı,2010;

Sendikacık ve Siyaset, 6.baskı;

Gün Doğmadan, 2.baskı, 2006;

Yeni Ortaçağ, 2.baskı, 2009;

Sosyalizm, Kemalizm ve Din, 4.baskı, 2006;

Neoliberalizm ve 3. Dünya Savaşı, Kırmızı Kedi Yayınevi,2011.

İLK KURŞUN

Facebook Yorumları

Bir Cevap Yazın