Ceyhun Balcı - Her Zamanki Gibi
Ekim 06, 2008 - CEYHUN BALCI, İLK KURŞUN
Şehidi kelle olarak algılama becerisine erişmiş bir toplum olarak,varlığımıza yönelen önemli kalkışmalara verilen kayıp sayıları çift haneli rakamlara ulaşmadıkça tepki vermez olduk!
Dün ise oldukça tepkiliydik! Eğer verilenleri tepki sayarsanız!
“Kanları yerde kalmayacak!” (Gazetelerden)
“Yeter artık!” (Gazete manşeti)
“Mücadele kararlılıkla sürdürülecek!” (Terörle Mücadele Yüksek Kurulu bildirisinden)
“Bir oğlum daha olsa vatana feda olsun” (Bir şehit babası)
Yukarıda sıralanan ve sayıları çoğaltılabilecek “tepkiler” kimbilir kaçıncı kezdir veriliyor! Değişen bir şey var mı? Sorunun yanıtını yaşadıklarımız en açık şekilde vermiyor mu?
Başka bir çok konuda olduğu gibi terör konusunda da “toplumsal körlük” içinde olduğumuzu düşünüyorum. Böyle olmasa çeyrek yüzyıldır yaşanmakta olan ve üstelik akılcı, kararlı yaklaşımlarla sonuna yaklaşılan terör bir kez daha tırmanıp “ben varım” deme noktasına gelebilir miydi?
Bir üniversitemizin Biyoloji bölümündeki öğretmen adayları arasında yapılan bir araştırmaya göre bireylerin % 40’ı Evrim Kuramı’na olumlu bir yaklaşım içindeyken, % 30’u kararsız ve % 16’sı da bu kuramı hiç bir şekilde geçerli görmemekteymiş. (Özdemir İNCE, 04.20.3008, Hürriyet)
Yukarıdaki bölümcede özetlenen gerçek “toplumsal körlük” nedenimizi de yansıtmış olmuyor mu?
Usa ve bilime verilen değer öğretmen adaylarında bu düzeyde olunca, toplumu oluşturan geniş kesimlerin bırakınız bilim konusundaki gerçeklere yaklaşımını, gündelik yaşama ilişkin önemli sorunlara yaklaşırken “nedensellik” bağı kurabilmesi beklenebilir mi?
Araştıramayan, sorgulayamayan ve elbette “neden” sorusunu üretemeyen bireylerden oluşan bir insan kalabalığının “yetkin” olmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz!
Yetkin olmayan ve üstüne üstlük ekonomik olarak da bağımsız olamayan, olması engellenen toplumun yönlendirilmesi ve günün deyişi ile “toplum mühendisliği” girişimlerine konu olmasından daha doğal bir durum olabilir mi?
Bir kez daha, yukarıda sıralanan “tepki!” örneklerine dönecek olursak toplumun da o topluma önderlik etmesi beklenenlerin de kafalarında somutlaşmış bir hedef olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz. Böyle olunca da, anlık öfkelerin bastırılması, toplumsal kızgınlıkların dindirilmesini hedefleyen tepkiler anlaşılabilir oluyor!
“Bir oğlum daha olsa vatana feda olsun!” diyen acılı babanın yurtseverliğine diyecek yoktur. Ama, aynı babaya akılcı yaklaşımı, sağduyulu davranmayı öğret(e)meyen toplumsal yapımızın da tümüyle sorgulanması gereği ortada değil midir?
Diğer yandan, “kararlılıkla mücadele” iletisi veren Terörle Mücadele Yüksek Konseyi bildirisi de yeterince somut, yalın ve özgüvenli midir diye sormadan geçmemeliyiz!
Hem yurttaşın, hem de yurttaşın güven beslediği yüksek orunların ortaklaşa eksikliği hedefsizliktir.
Hedefiniz yoksa, karşınızdaki tehdidin adını koymamışsanız işiniz de doğallıkla son derece zordur. Çünkü, terörist dediğiniz eli silahlılar gerek koşullar ve gerekse bakış açıları yönünden onları engellemeye çalışanların bir kaç adım önündedirler. Her ne yöntemi, her ne deneyimle kullanırsanız kullanın alacağınız sonuç sınırlı olacaktır. Oysa, o terörist dediğiniz kimselerin hiç de yalnız olmadıklarını, güçlerini büyük ölçüde kendileri dışındaki odaklardan aldıklarını söylemeye gerek var mıdır?
Bugün bölgedeki enerji kaynaklarını teslim edecek uşak arayışı içinde olduğu son derece ortada olan bir emperyalist odaktan alınan bilgilere güvenerek yurt savunması yapılmaya çalışıldığı gerçeğinden kaçmayı daha ne kadar sürdürebiliriz?
Üzerinde yaşadığımız ülkeyi bölüp parçalayarak bizleri sindirme çabası saklanamaycak boyutta olan bir başka odak olan AB de bizlerin demokratikleşme idolü değil midir? Ayrılıkçı terörün kol gezdiği bir coğrafyada ülkenin ulusal stratejisini belirlemede önemli bir kurum olan Milli Güvenlik Kurulu’nun hem etkinliği hem de toplanma sıklığı azaltılırken aklımız neredeydi diye sormanın sırası değil midir?
Oysa, bizim yakın tarihteki belleğimiz yoklandığında tüm açıklığı ile görülecektir ki; geçen yüzyılın başındaki “bağımsızlık savaşı”mızın ilk adımıdır karşıtın belirlenmesi ve o karşıta kararlılıkla odaklanılması. Sonrasındaki süreçte imparatorluğun küllerinen yaratılan “Cumhuriyet mucizesi” o doğru yaklaşım ve yönelişin ürünü değil midir?
Özetle, başkalarının vereceği bilgiye güvenerek (üstelik o başkalarının bizlerle olan ortak paydası da neredeyse yok gibidir) yurt savunul(a)maz! Ükenin varlığı ve gönenci sürdürülemez!
İlk adım kimlikli, kişilikli olmanın gereğini kavramaktır.
Bu yapıldığı andan başlayarak, duygusal tepkilere de, sözde kararlılık gösterilerine de gerek kalmayacaktır.
Buna ilişkin en canlı kanıtları yakın tarihimizde fazlasıyla bulabilirisiniz!
Anahtar söylem “tam bağımsız Türkiye” olmalıdır!
Elbette yaşama geçirilmek koşuluyla!
Bu yapılmadıkça tepkilerimiz de, üzüntülerimiz de ve öfkelerimiz de “her zamanki gibi” olmayı sürdürecektir.
Ceyhun BALCI, 05.10.2008


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.