Erdal Sarızeybek - Ergenekon Türk’üm Diyenlerin Destanıdır!
Eylül 01, 2008 - Genel
Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili
Sayın Paksüt’ün Eşi de Şüpheli Duruma Düştü.
Sırada Kimler Var?
BU SORUŞTURMA NEREYE KADAR GİDECEK?
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN BAŞLATTIĞI
KURTULUŞ SAVAŞI DA
BU SORUŞTURMAYA KONU EDİLEBİLİR Mİ?
ADALET, GÜCÜNÜ KOLTUKTAN VE DE KALEMDEN ALANLARA DA BİR GÜN GEREKMEZ Mİ? Öncelikle şu hususu belirtelim ki Ergenekon; Türk tarih destanının adıdır ve hiçbir makam, kişi ya da örgüt bu adı bir terör örgütü ile ilgili kod olarak kullanamaz, hakkı yoktur.
Türk milletinin şanlı bir destanı olan ve düşmanlarına karşı verdiği mücadeleyi anlatan Ergenekon, bir suç soruşturmasına kod adı olarak da verilemez; yasal değildir, hukuki değildir, etik değildir.
Hal böyle iken Ergenekon, hem bir terör örgütüne kod adı olarak verilmiş hem de bir suç soruşturmasına ön ad olarak takılmış, üstelik “dur” diyen de çıkmamıştır.
Türk adaletine güvenimiz tamdır; bu duruma yol açanlar elbet bir gün adalet karşısına çıkarılacak ve Türk tarihi üzerinden oynanmaya çalışılan bu oyunların hesabı, gün gelecek, mutlaka sorulacaktır.
Konunun bu kısmına burada bir nokta koyalım ve hukukun izin verdiği ölçüde soruşturma hakkındaki düşüncelerimizi açıklamaya çalışalım.
SORUŞTURMANIN ÖZETİ
Geçtiğimiz yıl içerisinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca tayin edilmiş üç kişilik bir soruşturma ekibince, bir ihbardan yola çıkılarak bir suç iddiasıyla ilgili araştırmaya başlanılmıştır.
Toplanan deliller ışığında kamuoyunun yakinen tanıdığı bazı isimler gözaltına alınmış ve çıkarıldıkları mahkemelerce bir kısmı tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Olay budur ve doğaldır; bir suç işlendiği iddiası varsa elbette soruşturma yapılacaktır, kimsenin bir itirazı yoktur, olamaz da.
Kaldı ki bu, ceza adalet sisteminin bir sürecidir; kuralları vardır, kimsenin yetkisi sınırsız değildir ve bu kurallar Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da açıkça yazılıdır. Ayrıca bu soruşturma ne ilktir ne de son olacaktır, çünkü terörle mücadelenin bir türlü ulusal strateji çizgisine konulamadığı Türkiye’de, bu alanda sayısız soruşturmalar yapılmış olduğu gibi, böyle gidersek eğer, daha çok soruşturmaların da yapılacağını düşünmek mümkündür.
Bununla birlikte, bu soruşturmada başvurulan taktik ve tekniklerin, gerek suça konu edilen kişiler gerekse medyada yer alan haberlerin boyutuyla uyumlu olmadığı yolunda kamuoyunda derin kuşkular vardır.
İnsanlar, bu soruşturmanın medyaya yansıyan şekli ve bölümleri itibariyle, işlendiği iddia edilen suçlar konusunda şüphelidir, tedirgindir, rahatsızdır.
Alışageldik bir suç soruşturması olmasına karşın, medyanın durmak bilmeyen haber ötesi şok manşetleri ve teröristlerin cirit attığı bir ülkede ömrünü terörle mücadeleye adamış emekli generallerin terörist imajı ile ekranlara yansıtılması, gözaltı işlemlerinde olması gerekenden öte güç kullanımı, siyasi zihniyetin olmayan bir terörle mücadelesiyle bu soruşturmayı özdeşleştirmesi kamuoyunu şaşkına çevirmiştir.
İlk andaki şaşkınlığın yerini zamanla tedirginlik, oradan da korkunun almış olduğunu yaşadıklarımızın gölgesinde söylemek mümkündür. Taraflı medyanın psikolojik harekâtıyla desteklenen bu korkunun, Nazi Almanya’sındaki SS örgütünün halk arasında yaydığı korku gücüne benzediğini söylemek dahi abartılı olmayacaktır.
Deneyimli bir kadro ile yürütülen ve devletin sahip olduğu imkânlar da kullanılarak makul olan bir sürede sonuçlandırılabilecek olan böylesi bir soruşturma, neden endişeyle karışık bir korkuya yol açan trajediye dönüşmüştür?
Bundan kim çıkar ummaktadır ve böyle giderse eğer kimler zarar görebilecektir?
Bir yandan işlendiği iddia edilen suçlar dava açılmak suretiyle bağımsız yargıya teslim edilirken, öte yandan aynı olayla ilgili tutuklu şüpheliler hakkında ikinci bir soruşturma açılmış olması bize neyi işaret etmektedir?
Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan yola çıkarak bu sorulara cevap arayalım.
SORUŞTURMANIN KURALLARI
Cinsi ve içeriği ne olursa olsun, buna terör suçları da dahildir, bir suçla ilgili soruşturma yapmak yetkisi Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160ncı madde hükmü gereğince cumhuriyet savcılarına verilmiştir. Her demokratik ülkede olduğu gibi Türkiye’de de adli soruşturmaların amiri cumhuriyet savcısıdır.
Kuralları yasa ile düzenlemiş olan hazırlık soruşturmalarında cumhuriyet savcılarının yetkileri düşünüldüğü gibi sınırsız olmayıp, soruşturmanın her aşamasında savcılar gizlilik, etkinlik, sürat, dürüstlük ve hakkaniyet ilkeleriyle bağlıdır, bu ilkelerin ihlali anlamına gelecek bir davranışta bulunamazlar.
Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ncı maddesine gereğince her kişi davasının adil olarak görülmesini istemek hakkı vardır, dolayısıyla savcılar suçla ilgili delilleri de ahlakilik ilkesine uygun olarak toplamakla yükümlüdür.
Ülkemizdeki yasa yapıcıları savcılık yetkilerini sıralayan maddelerin gerekçelerinde bu hususları açıkça belirtmiştir. Buna göre cumhuriyet savcılarının temel görevi; suç işlendiği izlenimini veren bir hali görüp öğrendiğinde gerçeği araştırarak işe girişmek, şüphelinin aleyhine ve lehine olan hususları eşit bir çaba göstererek tespit etmek ve suçla ilgili delil, iz, eser ve emareleri toplayarak muhafaza altına almaktır, yasanın emri işte budur.
Yasanın başka bir hüküm koyduğu özel haller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla, soruşturma evresindeki usul işlemlerinin tamamı da gizlidir, açıklanamaz. Yasa yapıcıları bu gizlilik kuralını, ceza adaletinin doğruluk, dürüstlük, gerçeğe ulaşma gibi temel ilkeler üzerinden sağlanabilmesi için bir zorunluluk olarak kabul etmiştir.
Aksi takdirde, hem Türkiye’de hem de yabancı ülkelerde rastladığı üzere, yargısız infazlar sonucu insanlar ıstıraplara sürüklenecek ve “suçsuzluk karinesi” lafta kalacaktır.
Bir suç soruşturmasının yapılması demek; bu ilkeler ve ahlaki kurallar çerçevesinde, şüphelinin aleyhine ve lehine olan hususların eşit bir çaba gösterilerek tespit edilmesi, suçla ilgili delillerin toplanarak muhafaza altına alınması, toplanan delillerin ışığında yeterli şüphe görülüyorsa eğer bir iddianame ile görevli mahkemede dava açılması demektir.
İşe girişen cumhuriyet savcılarınca her suç ya da hazırlık soruşturmasına bir kayıt numarası verilir ve soruşturma dosyası bu sayı üzerinden takip edilir, adli teamül de budur. Bunun hukuki anlamı da, işlendiği iddia edilen suçla ilgili yapılan soruşturmanın bütününü ifade eden dosya numarası demektir.
Eğer bir suçla ilgili ayrı sayı verilerek yeni bir dosya açılıyorsa, bunun da anlamı, savcılıkça ayrı bir suç soruşturmasına başlanmış demektir.
SORUŞTURMANIN GİZLİLİĞİ
Her hazırlık soruşturması temel ilke olarak gizlidir ve bu gizliliğin ihlali suçtur. TCK’nun 285’nci maddesi bu suçlara tayin edilecek cezaları çok açık ve net ifadelerle ortaya koymuştur.
Aynı kanun da, bu suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi ve kişilerin suçlu olarak damgalanmalarını sağlayacak şekilde görüntülerin yayınlanması halinde cezaların artırılacağı ilişkin hükümlerin varlığı da konunun ceza hukuku açısından önemini ortaya koymaktadır.
Hukukun bunları söylemesine karşın, bir yandan bazı medya çevrelerince bu soruşturmanın gizlilik duvarları ısrarla kırılmaya çalışılmakta, öte yandan kanun güçlerince bunu önleyecek mekanizmalar etkin bir şekilde harekete geçirilmemektedir.
Yazılı ve görsel medya üzerinde denetim yetkisi bulunan RTÜK’ün tavrını ise anlamak ise hiç mümkün değildir.
11 Temmuz 2008 tarihli açıklamasıyla gösterdiği konuya yaklaşım mantığı şudur:“Ümraniye’de ele geçirilen bombalarla alakalı olarak yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkarılan ERGENEKON terör örgütü ile ilgili olarak 10. Ceza Mahkemesi’nin 15.06.2007 tarihli Kısıtlama (Gizlilik) Kararı ve İstanbul 9 nolu Ağır Ceza Mahkemesi’nin 21.06.2007 tarihli Yayın Yapma Yasağı Kararları alınmıştır.
22 Ocak 2008’de de, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Sayın Zekeriya Öz’ün, bu kararların yayıncı kuruluşlara yeniden hatırlatılması talebi, İstanbul Emniyet Müdürlüğü aracılığıyla RTÜK’e ulaştırılmıştır.
Üst Kurulumuz da 23 Ocak 2008’de söz konusu kararlar hakkında yayıncı kuruluşlara bilgi vermiştir.
04 Temmuz 2008’de, operasyona ilişkin gelişmeler nedeniyle yayıncı kuruluş yönetimlerine bir kez daha yayın yasaklarının devam ettiği hatırlatılmıştır.
Son zamanlarda soruşturma ile ilgili olarak artan yayınların, kamu düzeni, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının korunması, soruşturmaya konu kişi ve kurumların yargı kararı kesinleşmeden kamuoyunda yanlış anlaşılmalara sebebiyet verilmemesi amacıyla, alınan yayın yapma yasağına uyulması konusunda, tüm görsel ve işitsel yayınların incelemelerini titizlikle sürdürmektedir.”
Bu açıklamanın inandırıcı olmadığını, hatta savcılığın tekrar yayın talebinin de inandırıcı olmadığını söylemek mümkündür, çünkü Arif Doğan 14 Ağustos’ta RTÜK açıklamasında sonra gözaltına alınmış olup, aramada çıkan belgeler tefrika halinde yayınlanmış ve bu yayınlar hiçbir engelle karşılaşmadan günümüze kadar süre gelmiştir.
Kısacası yasa gereği uyulması zorunlu olan gizlilik kuralı bu soruşturmanın her aşamasında ihlal edilmiştir.
Soruşturma gizliliği neden önemlidir?
En başta, hukukta masumiyet karinesi denilen yani şüphelinin hakkındaki yargı kararı kesinleşinceye kadar masum olduğunu kabul eden bir hukuki kaide vardır.
Bu kural çiğnenmiştir, çünkü böylesi yayınlarla kamuoyu vicdanı olumsuz etkilenmiş ve şüpheliler hakkında yargısız infaza yol açılmıştır, bu bir.
Bu tür taraflı ve konusu suç teşkil eden yayınlara izin verilmiş olmakla, soruşturma ve adil yargılanma hakkı gibi şüphelinin yasa ile korunan hakları ihlal edilmiştir, bu iki.
Başta özel hayatın gizliliği olmak üzere şüphelilerin kişilik haklarının ayaklar altına alınmasına göz yumulmakla Anayasa ihlal edilmiştir, bu üç.
En önemlisi de kamuoyunun hukuka karşı duyduğu güven duygusu zedelenmiştir, çünkü yasa ile gizli olduğu belirtilen bir kuralın her gün ihlal edilmesi ve buna “dur” diyen bir otoritenin ortaya çıkmamasıyla soruşturmanın tarafsızlığına olan güveni duygusu yok olmuştur.
Olayın etik boyutunu bir kenara bırakılıp yasal açıdan konuya bakıldığında ise, bu gizlilik yasağını ihlal edenler, buna göz yumanlar ve bu suçun işlenmesinin durdurulması için tedbir almayanların da yasa önünde ayrı ayrı sorumlu duruma düşmüş olduklarını söylemek mümkündür.
SORUŞTURMANIN BÜTÜNLÜĞÜ
Hazırlık soruşturması bir bütündür; işlendiği iddia edilen suç, bu suçu işlediği iddia edilen kişiler, suçu ve suçluyu açığa çıkaran maddi, inandırıcı, somut ve hukuken geçerli deliller aynı soruşturma kapsamı ve bütünlüğü içerisinde değerlendirilmek durumundadır.
Bütünlükten amaç; karar verecek olan hakim ya da hakimlerin, suç-suçlu-delil bağını masaya yatırarak şüpheli savunmalarıyla birlikte aynı bütünlük içerisinde olayı görmelerinin sağlanmasıdır.
Hukuk sistemimizde olması gereken budur, adli teamüller de bunu işaret eder, mantık da bunu söyler. Bununla birlikte bu soruşturmada, bu kural ve teamüllere uyulmadığını işaret eden bulgular mevcuttur.
Şöyle ki; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca,10 Temmuz 2008 gün ve 1536/2007 numaralı soruşturma evrakı üzerinden 623/2008 sayılı iddianame ile 13. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır.
Dava konusu soruşturmayla ilgili olarak 1 Temmuz 2008’de Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı ve emekli Orgeneral Şener Eruygur, emekli Orgeneral Hurşit Tolon ile Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alınmıştır.
Akabinde Aygün ve Balbay tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış, iki emekli orgeneral ise tutuklanarak cezaevine konulmuştur.
İddianame ile açılan davanın 24 Ekim’de mahkeme de görülecek olmasına karşın, ismi sayılan bu dört kişinin dava dosyası içerisinde bulunmayış nedenini açıklayabilmek zordur. Bu durumda davanın bütünlüğü ve adil yargılanma hakkı nerededir?
Görevli mahkeme kişilere yönelik suç iddialarını bir bütün olarak göremeyecek ve delil değerlendirmesini işlendiği iddia edilen suçların bütünlüğü üzerinden yapmakta zorlanacaktır.
Bu olayın bir yönüdür, diğer yönüyle bakıldığında ise, medyadan alınan haberler, görevli ve yetkili savcılığın ikinci bir soruşturma başlatarak ayrı bir dosya numarası üzerinden çalışmalarını sürdürdüğünü söylemektedir.
O zaman da ortaya şöyle bir ikilem çıkmaktadır; aynı suç şeması içerisinde olup bir yanda tutuklu şüpheliler ile başlatılmış bir yargılama süreci, öte yanda ise eski, yeni ve olası şüphelilerle yürüyecek olan ikinci bir hazırlık soruşturması.
Hazırlık soruşturması bir bütündür.
Bu bütünlük parçalandığı takdirde, aynı örgüt çatısı altında toplandığı söylenen kişilerle ilgili irtibatlı suçların, ayrı ayrı soruşturmalara ve davalara konu edilmesiyle adil yargılanma hakkının ihlali söz konusu olabilecektir.
Bu tespit; soruşturmayı eleştirmek anlamında değil, adil yargılanma hakkının ihlaline yol açabilecek bir duruma karşı yetkililerinin önceden dikkatini çekmeye çalışmak, şeklinde değerlendirilmelidir.
ADALET HERKES İÇİNDİR
Taraflı medyanın bu soruşturmaya ilişkin verdiği kesintisiz haberler kamuoyunun aklını çeliştirmektedir.
Hürriyet gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever’in 28 Ağustos günlü köşe yazısında yer alan; bu davada esas hedef, adı geçen kişiler değil, TSK’nın denetim altına alınmasıdır.
Davanın siyasi hedefleri arasında demokrasi yoktur, yeniden kurgulanan Türkiye vardır.” şeklindeki tespitleri bağımsız adalete siyaset gölgesi düştüğünü göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Bir yılı aşkın süredir yapılan bu soruşturmanın çerçevesi dahi bir açıklık kazanmamıştır.
Bu belirsizlik ve bilinmezlik toplumu kuşkuya, tedirginliğe ve korkuya sürüklemektedir.
Yasaların belirlediği hazırlık soruşturmalarının amacı bu değildir ve doğurması gereken sonuçları da bu olmamalıdır.
Öte yandan suça konu edilen kişiler arasındaki emekli askerlerin varlığını fırsat bilen bazı medya organları TSK’ni hedef alarak yıpratıcı yayınlarını sürdürmektedir.
Bu durumda şu soru akla gelmektedir; bu soruşturmanın amacı nedir?
Sonuçları itibariyle bakıldığında; hukuken amacının, işlenmiş suç ile suçluları açığa çıkarmak ve suç işleyenlerin hak ettikleri cezayı almasını sağlayarak kamu vicdanını rahatlatmak olması gereken bu soruşturmanın, bir yandan TSK’nin yıpratılmasına, öte yandan suçlulukları kesinlik kazanmamış isimlerin kamuoyunda suçluymuş imajı ile gösterilmesine ve neticede hukukun güven kaybetmesine yol açtığı görülmektedir.
Demokrasi ve insan haklarıyla hukukun üstünlüğü söylemlerinden yola çıkan siyasi ve adli otoritelerin, amaçlarının aksine toplumda yanlış kanıların doğmasına yol açan bu duruma bir son vermeleri şarttır.
Çağdaş dünyamızda, geç gelen adalet, adalet değildir diyen hukuk kuralları vardır.
Adalet herkes içindir diyen kurallar vardır.
Adalet bir gün herkes gerek olabilir, hatta gücünü koltuktan ve kalemden alanlara da, diyen ve hukukun üstünlüğü vurgulayan değişmez kurallar vardır.
Bu soruşturmada da adalet bu kurallar ışığında tecelli etmeli ve uzun süredir rahatsız olan kamu vicdanı artık aradığı huzur ve sükûnu bulmalıdır.


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.