EROL MANİSALI - Ekonomi-Politika Bağları
Ağustos 08, 2008 - CUMHURİYET, EROL MANİSALI
İSO’nun verilerine göre Türkiye’de sanayinin milli gelir içindeki payı 1998-2007 arasında yüzde 27’den yüzde 20’ye düşmüş, Tanıl Küçük bunu bir eksi gelişme olarak görüyor.
Buna karşılık kimi iktisatçılar durumu “doğal bir gelişme” olarak değerlendiriyor. Gerekçe ise şu: Hizmetlerin milli gelir içindeki payı arttığı için, sanayinin payının (katma değerinin) düşmesi doğal deniliyor.
Eğer bu değerlendirme, “diğer koşullar değişmezken” yapılmış olsaydı, haklı görülebilirdi. Ancak “diğer koşullarda” önemli bir değişim var:
- Aynı dönemde, tarım sektörünün de milli gelir içindeki payı (katma değeri) hızla azalmış.
- Ve daha da önemlisi, “birim sanayi üretiminde dış girdi oranı” çok yükselmiş.
Bu nedenle,
a) Sanayi sektörünün katma değeri yerine gayri safi (gross) üretim değerine baktığımız zaman (yüzde 20’nin) tabii ki çok üzerinde.
b) Buna karşılık, katma değeri, yani “elde ettiği net payın” sanayideki azalışı, hizmetler sektörünün artışı yanında, “imalat sanayiinde birim üretim içindeki dış girdinin” paçal olarak, yüzde 75 dolayında çıkmasından kaynaklanıyor. 20 yıl önce bu oran yüzde 30 dolaylarında bulunuyordu.
Başka bir husus da;
- Kurun, yapay olarak düşük tutulması,
- AB’nin gümrük birliği yükümlülüğü altına, “tek yanlı sokulmasından dolayı”, yerli üretim yerine ithalatın daha kazançlı hale gelmesi,
- Yerli sanayi tesislerinin birçoğunun yabancı şirketler tarafından özelleştirmeler ve yabancılara satışlar sonucu ithalat sektörünü olması gerekenin çok üzerine çıkarmıştır.
Bu yanlış politikaların (politikasızlığın) doğurduğu sonuçlar “hizmetler olarak”, ithalat sektörünü büyütmüştür. Bizde, Batı Avrupa’da ya da Japonya’da olduğu gibi hizmetler, “yüksek katma değer sağlayan” bir endüstri sonrası (post industrial) gelişme olarak görülemez.
Çapraz kontrol için başka araçlar da bulunuyor. Ar-Ge harcamalarının milli gelire oranı Türkiye’de çok düşüktür. Bu da hizmetlerin milli gelir içindeki payının büyük oluşunun, “dışarıya gelir transferinden kaynaklandığını” gösteren başka bir kanıttır.
Sonuç olarak sanayinin milli gelir içindeki net katkısının 1998-2007 arasında yüzde 27’den yüzde 20’ye inmesi Türkiye için “olumsuz bir değişimdir”. Türkiye’de hizmetler sektörünün artışının arkasındaki nedenler, Batı Avrupa, Kanada ve Japonya’daki gibi olumlu faktörlere dayanmamaktadır.
Tamamen tersine “ekonomideki olumsuz gelişmeler sonucu olmuştur.” Bu çelişki “Türkiye’de milli gelirin büyümesi ile iktisadi yaşam standartlarının ters yönde değişmesine” yol açmıştır.
Aynı çelişki makro göstergelerdeki çarpıklıkları da ortaya çıkarmıştır. Büyüme hızı artarken ekonomide iyileşmeler yerine şu olumsuz değişmeler görüldü:
1) Dış ticaret açığı ve cari açık hızla büyüdü.
2) İşsizlik oranı yükseldi.
3) Dış borç olağanüstü boyutlarda arttı.
4) Ulusal ve yerli varlıklar yabancı şirketlere ve devletlere satıldı.
5) Ekonomide, yabancı dev tekellerin egemenlikleri yaygınlaştı ve derinleşti.
6) Milli gelirin paylaşımındaki dengesizlikler çok büyüdü.
Ulusal (ve yerli) sanayi olarak sektörün milli gelir içindeki payının düşüşünü bütün bu makro göstergeler ve gelişmeler çerçevesinde değerlendirdiğimiz zaman durumun olağan değil, Türkiye’deki iktisat yönetiminin hatalarından ve makro politikaların ve uzun vadeli stratejilerin bulunmamasından kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Türkiye’de iktisatçıların yapabilecekleri benzer analizlerin gerisinde, “derin bir siyasal bağlanma sorunu” vardır. Benim yukarıda yazdıklarım AKP hükümetinin bakanları, bürokratları, danışmanları tarafından bilinmeyen şeyler değiller.
Sorun, “biline biline yapılmakta olan yanlışlıkların arkasındaki nedenlerdir.” Hükümetlerin, bürokrasinin, bazı iş çevrelerinin, “elbirliği ile ulusal makro politikalar yürütemeyecek koşullara” kendilerini sokmalarından kaynaklanmaktadır.
İş dönüp dolaşıp bu coğrafyada ve bu dönemde “katılımcı demokrasi düzeninin kurulamaması”, yönetime bu anlayışın gelememesi noktasında kilitleniyor…
ABD ve Avrupa, bu coğrafyada katılımcı demokrasinin gelişmemesi için her türlü çabayı gösteriyorlar. Bu nedenle Türkiye’de iç ve dış dengelerin birlikte ele alınmaları kaçınılmazdır.
Çıkış yolu ise “dış ilişkilerde denge politikasına gidişten geçiyor”. Bilinen bu gerçeği içimizdeki oligarşi, dış odaklarla işbirliği yaparak engelliyor. Bu kısırdöngüyü kırmamız gerekiyor.
Nelerin yapılması gerektiği teknik olarak biliniyor, bunda bir sorun yaşamıyoruz. Ama ülkenin “siyasal bağları”, yönetimlerin içerden çok dışarının taleplerine önem vermelerine yol açıyor.
Bir ülkede katılımcı demokrasi yoksa ekonomi yönetilemiyor. Öncelikler, “dış taleplere” kayıyor, hele bu coğrafyada.


Diğer üniversite hocalarına da örnek olması gereken bir aydın örneği sayın Erol Manisalı hocamız. Her yazdığı bilimsel bir makale niteliğinde. Bizim için düşündüğünden bizim için yazdığından bir an olsun insan şüpheye düşmüyor.
Yukarda yazdıklarınızın tamamına katılıyorum. Ayrıca dayanıklılığınıza ve üretkenliğinize hayran kalıyorum. Sorunları hem bilimsel olarak açıklıyorsunuz hem de çözüm yollarını gösteriyorsunuz. Kendimi bir üniversite öğrencisi gibi hissediyorum.İyi ki sizler varsınız umudumuzu halâ ayakta tutan.
Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.