“ÖTEKİ” KIBRIS (4)-Hüseyin MÜMTAZ
Temmuz 19, 2008 - HÜSEYİN MÜMTAZ
Bu satırların yazarı için Kıbrıs’ta “bütünlüklü çözüm”ün, “Kıbrıs’ın bütünü”nün Türk hâkimiyetinde olması olduğunu cümle âlem bilir.a) Kıbrıs bütünüyle ya Anadolu’daki mevcut Türk devletinin olacaktır yahut b) Kıbrıs‘ın bütününde Anadolu’da mevcut Türk devletine müzahir bir Türk idaresi hâkim olacaktır.
Kıbrıs’ı bütünüyle, hele 1571′de onlardan almadığımız Rumlara neden vermemiz gerektiğini, neden bu maksatla görüşmeler yaptığımızı hiç anlamıyorum.
1571′deki sahipleri şu anda mevcutsa masaya oturalım.. Ama Venedik ve Cenevizliler tarih sahnesinden silinmiş de Türk Devleti hâlâ yaşıyorsa bizi rahat bıraksınlar.
Politika yahut savaşı, coğrafya belirler. Ülkelerin kaderini bulundukları coğrafya çizer. Bu yazının ilk iki cümlesi Kıbrıs’ın neden Türkiye’nin elinde olması gerektiğini işte bu bilimsel açıdan anlatır.
Hiçbir devlet sadece 40 mil güneyinde kendisine düşman-zararlı bir unsurun varlığına tahammül edemez.
Kıbrıs İmparatorluk tarafından 1571′de neden fethedilmişse, 1974′de de Cumhuriyet aynı nedenle adaya müdahale etmiştir.
Savaş, keyif değildir. Kapris değildir. Hayatidir ve bu yaşamsal çıkarlar öyle gerektirdiği için, başka bir yol kalmamışsa yapılır.
Jeostrateji bilimi böyle söylüyorken; adanın yarısıyla yetinmek durumunda olan Türk devletinde iş başında bulunan siyasi iradenin ondan bile vazgeçip Rum’a iltica etmek istiyor olmasının anlaşılır tarafı yoktur.
Çeko-Slovakya bir haftada ikiye bölünmüşken; AB’nin “başkenti”nin bulunduğu Belçikada yüzyıllardır beraber yaşayan Valon ve Flamanlar bile bölünmek üzereyken; Kıbrıs’ta iki ayrı etnik köken, dil ve dine sahip; farklı milletten iki ayrı topluluğun neden ille de birleştirilmesi gerektiğinin bütün dünya tarafından savunulması da anlaşılmaktan uzaktır.
Küreselleşen dünyada, küreselleştirenler tarafından küreselleşmenin bir argümanı olarak kullanılmak üzere “ılımlılaştırılmaya” çalışılan Hristiyanlık-Ortodoksluk bile çareyi “ulusalcılık”ta bulmaktadır.
Rus Ortodoks Kilisesi sözcüsü Georgi Ryabih, Kremlin’in kulelerindeki Sovyet simgesi yıldızların kaldırılarak Rusya’nın arması olan iki başlı kartallarla değiştirilmesini istemiş ve “Daha önce yüzyıllar boyu Kremlin’in kuleleri iki başlı kartallarla süslü idi. Bunun eski haline getirilmesi adil bir karar olur” demiştir.
Hristiyanlar koyu ulusalcıdır, Doğu Ortodoksluğu (Slav) daha koyu ulusalcıdır, güney kolu (Rum-Yunan Ortodoksluğu) en koyu ulusalcıdır.
1995 Serebrenitza’daki 8000 kişilik soykırımın ilk provası 1963′de Kıbrıs’ta “Akritas” adı ile hayata geçirilmiştir.
İkinci “deneme” 15 Temmuz 1974′de başlamış ama 5 gün sonra Temmuz’un 20’sinde; 63′den beri ayak sürüyen Türkiye’nin “nihayet” müdahale etmesiyle âkim kalmıştır.
1919′da Kurtuluş Savaşı’nda Türklerin karşısında Fener’deki Ortodoks papazlar; 1963′de Kıbrıs’taki Türkleri imha planının arkasında yine Makarioslar vardır.
İki gün sonra, 20 Temmuz 1974′ün 34′üncü yıldönümüdür.
20 Temmuz; OKTY ve KTFD gibi uluslar arası toplum hatırına zorla yapılan ama bizce lüzumsuz “iyi niyet” beyanlarından sonra adanın yarısında kurulma mecburiyetinde kalınan KKTC’nin önsözüdür.
Nasıl ki tarihi galipler yazarsa “konjonktür”ü de güçlüler belirler.
20 Temmuz 1974′de Kıbrıs Türklerinin imhası; Yunan cuntasının adadaki uzantısı olarak harekete geçen darbe yanlılarına karşı Türk askerinin adaya çıkmasıyla engellenmiştir.
Türk askeri adaya 59-60 Londra ve Zürih Antlaşmalarından doğan hakları gereği çıkmıştır.
74′den sonra adaya Türkiye’den ve güneyden göç olmuştur.
74 sonrası göçmenleri 74′den bu yana önce “vatandaş” olup sonra KTFD ve KKTC ekonomi ve kültür hayatına katkı sağlamışlar, askerlik yapmışlardır. Siyasi ve toplumsal hayatta yerlerini almışlardır.
2004 Annan Plânından beri KKTC’de uluslar arası baskı ve çeşitli motivasyon unsurlarıyla oluşturulan hakim siyasi irade Türk askeri ve “yerleşikleri” istememektedir.
Ve iki gün sonra adada 20 Temmuz’un yıldönümünü “kutlayacaklardır”.
Hangi yüzle?
Doğru yargıya varabilmek için önce 20 Temmuz’un 34′üncü yıldönümünde KKTC’ye bir bakalım.
Devlet 24 yaşındadır.
Ama “sınır”ı elek olmuştur. Kapıların bini bir paradır. Giriş çıkışta kontrol-kayıt yoktur.
Yabancı heyetler resmî görüşmelerinde KKTC’nin bayrak ve amblemlerini istememekte, muhatapları da “bütünlüklü çözüm” için bu zillete rıza göstermektedirler.
1400 ytl.lik asgari ücreti kimse beğenmediği için günde 6000 kişi “güneye” vasıfsız işlerde çalışmaya gitmektedir.
Onların bıraktığı boşluk, asgari ücretin 500 ytl olduğu Türkiye’den gelen vasıfsız işçilerce doldurulmaktadır.
Türkiye’den gelenler KKTC’nin, güneye gidenler Rum’un “zencileridir”.
Eğitim, sendika tarafından engellenmekte; 23 Nisan ve 19 Mayıs’lar kutlanamamaktadır.
Anadolu’dan gelenlerin okul çağındaki çocukları hiçbir okulda istenmemekte, sendika kayıt yaptırmamaktadır.
Hergün, işçilerden ayrı, yüzlerce çocuk, ana-babalarının tercihi doğrultusunda “güney”deki paralı Rum okullarında “kolej” tahsili almaktadır.
STÖ’lerin % 95′i sokak aralarında ve geceleri karanlık köşe ve binalarda sorosçuluk yapmakta, tatlı tatlı fonlanmaktadır.
Tüpçü ve sucu telefonlara lütfen cevap vermekte, ısrar haline “Gün içinde” servis yapılabileceği, üçüncü telefonda “İyisi mi biz size şoförün telefonunu verelim, siz takibedin” cevabı ile karşılaşılmaktadır.
Elektrikçiden kablo ve fiş alırsanız fişi ve prizi ayrı bir dükkânda ayrı ücret ödeyerek taktırabilmektesiniz.
Yazın öğleden sonraları, tatil günleri kimseyi çalıştıramazsınız. Bir tek restoran ve kafeler açıktır.
Türkiye’deki markaların hiç birisinin servisi ve garantisi burada yoktur.
“Nöbetçi” eczaneler, evde nöbettedir, “telefoniyen” çağırırsanız teşrif ederler.
Gırtlağına kadar kumarhane ve night club ekonomisi yürürlüktedir.
“Eski” Mücahitlerin ve “eski” dostların yukarıdaki satırları okuyunca kırıldıklarını düşünüyorum.
Ama dönüp bir etraflarına bakmalıdırlar..
Yazdıklarımın eksiği var mı?
Ey onlar ve sen ey okur..
Sadece son bir yılda çıkan/yeni baskıları yapılan beş kitabın adını vereceğim. Üşenme oku..
Tremeşeli^nin “Ayios Spiridon’un Çanları”,
Başaran Düzgün’ün “Pilatus’un Gölgesinde”,
Mehmet Güçlü’nün “Halassa Pınarı,
Aydın Akkurt’un Türk Mukavemet Teşkilatı”,
Rauf Denktaş’ın “Karkot Deresi”..
Bu kitaplarda ismi geçenlerin yüzde sekseni hayattadır.
Ve benim sorguladığım bu detan kahramanları yaşarken toplumun bu hâle nasıl geldiğidir.
Fuat Veziroğlu’nun “Esat”ları ise 2004′den beri süregelen bu süreçte daha fazla yaşayamamakta, ne yazık ki ölmektedir.
Ama dediğim gibi başka “Esat”lar yaşamaktadır ve seslerini daha yüksek çıkarmalarını beklemek de bizim umudumuzdur
Peki işte bu ortamda; bu siyasi, sosyal, ekonomik ortamda 20 Temmuz’u kutlasanız ne olur, kutlamasanız ne olur?
“Siyasi ortamı” biraz açalım..
İki “yoldaş” görüşmektedirler.
En son 1 Temmuz 2008 günü görüştüler.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’in Kıbrıs Özel Temsilcisi ve Barış Gücü Misyon Şefi Taye-Brook Zerihoun, her iki lideri de kapıda karşıladı.
Görüşme saat 11.00′de başladı ve dört buçuk saat sürdü.
Görüşmenin ardından, hazırlanan ortak açıklama Taye-Brook Zerihoun tarafından okundu.
Açıklamada, “Liderler bugün, yapıcı ve işbirliği içerisinde biraraya geldiler. Çalışma grupları ve teknik komitelerin, bugüne kadar yapmış olduğu çalışmaları, ilk kez genel olarak değerlendirdiler. İki lider tek egemenlik ve tek vatandaşlık konusunda görüştüler ve bu konular üzerinde prensipte anlaşmaya vardılar. Bu konuların uygulanmasının detaylarını, kapsamlı müzakereler çerçevesinde görüşme konusunda uzlaşıya vardılar. Liderler aynı zamanda, çalışma grupları ve teknik komitelerin çalışmalarını son bir kez gözden geçirmek üzere, 25 Temmuz 2008′de yeniden bir araya gelme kararı da aldılar” ifadeleri kullanıldı.
Kıyamet koptu..
Ama kıyamet daha kopmadan, açıklamanın ne anlama geldiğini yorumlama fırsatı bulamadan Hritofiyas’ın Avusturya’nın Kurier gazetesine verdiği demeç yayınlandı, Hristofiyas Kurier’e “Talat ile Türk işgaline ve ana vatana bağımlılığa karşı mücadele ediyoruz” dedi. Rum lider Türkiye’den KKTC’ye yerleşenlerden 50 bininin adada kalmasını kabul edebileceğini de söyledi.
Talât yalanladı ama “tek egemenlik-tek vatandaşlık”ın yarattığı toz duman içerisinde Hristofiyas’ın bu sözleri güme gitti, izi tam olarak sürülemedi.
Talât telaşla “KKTC olarak egemenliği ve yurttaşlığı birilerine teslim etmediklerini” belirterek, “Egemenlik birine verilmiyor, egemenlik yeni ortaklığın çerçevesinde paylaşılıyor” dedi.
Kıbrıs Genç TV’de yabancıların, “fırsat penceresi açıldı, bu iş artık olur” havasını her dönem yarattığını, bunların aldatmaca olduğunu dile getiren Denktaş, ise sürece bakınca, “barış resmi göremediğini, korku ve endişe içinde yaşayacakları bir resim gördüğünü” kaydetti. Yaşananlardan endişeli olduğunu dile getirerek “Teslimiyete gidiyoruz” diyen Denktaş, “Hapishanede yattığım günlerde dahi bu kadar tedirgin olmadım” dedi.
Çözüme dair “hiç umutlu olmadığını” belirten Denktaş, “çünkü, Rum’un kilisesi ile Yunanistan’ın hiç değişmediklerini” söyledi.
Tek egemenlik ve tek vatandaşlığın, kendilerini Rum’a mahkum edeceğini savunan Denktaş, endişelerini, fırsat buldukça KKTC Cumhurbaşkanı Talat ile paylaştığını, yazılı olarak da ilettiğini anlatarak, “Kendileri benim bu korkularımın gerçekleşmeyeceği kanısında ve bu kanısı da devam ediyor” dedi.
KKTC’den vazgeçilmemesi gerektiğini vurgulayan Denktaş, “devlet ilan etmiş ve 25 yıl bu devleti yaşatmış insanların devletinden vazgeçmeyeceğini gençlere anlatmak gerektiğini” söyledi.
“Acele edilmesin. Türkiye’nin de acele etmemesi lazım” diyen Denktaş, “Kıbrıs’ta AB’nin her dediğini yapmakla AB kapılarının açılmayacağının bilinmesi gerektiğini” bildirdi.
Bu safhada Talât’ın uzun yıllardır eski ortağı, ama Talât Köşk’e çıkıp, Soyer Başbakan olup da ÖP kurulunca hükümetten uzaklaştırılan DP’nin Genel Başkanı Serdar Denktaş, Rauf Denktaş’ı ziyaretle Talât’ı şikâyet etti.
Baba ve oğul Denktaş Talât’ın “Tek egemenlik-tek vatandaşlık” anlaşmasını eleştiren açıklamalar yaptılar..
İlâhi Rauf Bey..
Sevgili Rauf Bey..
Kıymetli Rauf Bey..
Aday olmadığınız, neden olmadığınızı Başaran Düzgün’ün kitabından daha açık ve net olarak anladığımız son Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde “Benim yerime başkaları da olabilir, meselâ Talât” diyen siz değil miydiniz?
Haberlerin perde arkasını her zamanki gibi doğru ve düzenli olarak öğrendiğimiz Rum basını olayı şöyle açıkladı.
Politis “Downer’in Huzurunda Doğrudan Müzakere Prömiyeri - Hristofyas ve Talat Eylül’de Müzakereler Konusunda Uzlaştı - ‘Nihai Değerlendirme’ İçin Yeni Randevu 25 Temmuz” başlıklı manşet haberinde, Talat ile Hristofyas’ın, önceki gün, 25 Temmuz’daki görüşmelerinde doğrudan müzakerelerin Eylül ayında başlamasını ilan etme konusunda anlaştıklarını yazdı.
Doğrudan müzakerelerin başlamasının, Genel Sekreter’in yeni Kıbrıs Danışmanı, Avustralya Dışişleri eski Bakanı Downer’in huzurunda açıklanacağını belirten gazete, önceki günkü görüşmenin hiç de kolay olmadığını, 4 saatten uzun süren görüşmeden; taraflardan her birinin istediğinden bir parçayı alması sonucunun çıktığını yazdı. Gazete, şunları yazdı:
“Dünkü görüşme; oldukça düşük beklentilerle başladı, çünkü Mehmet Ali Talat saatlerce; Kıbrıs sorununa çözüm zemini olarak tek egemenliği, tek vatandaşlığı ve tek uluslararası temsiliyeti olan iki bölgeli iki toplumlu federasyonun yeniden teyit edileceği yazılı açıklamayı kabul edemeyeceğinde ısrar etti. Sürekli olarak; Kıbrıs Türk tarafının bu şartları Annan Planı’nda kabul ettiğini ve yinelenmelerinin gereği olmadığını söyledi.
Hristofyas ise, çözüm zemini olarak yukarıdaki teyidi yazılı olarak almaması halinde doğrudan müzakerelere gidemeyeceğinde ısrar etmekten vazgeçmedi. Çıkmazın ilan edilmesi ve prosedürün kesilmesi tehlikesi karşısında Kıbrıs Türk tarafı; doğrudan müzakereleri gündeme getiren alternatif senaryoyu uyguladı. Sonunda, prosedürün ilerlemesine olanak sağlayan ver-al ‘takasını’ kabul etti.
Bu değiş-tokuşun önceki günlerde perde gerisinde yoğun şekilde tartışıldığına ve Hristofyas’ın çözüm zemininin belirlenmesi talebini çok mantıklı bulan gerek ABD, gerekse İngiltere tarafından uygun bulunduğuna işaret ediliyor”.
Fener Rum Patriği Bartholomeos Rum Baf Radyosu′nda;
“Kıbrıs Helenizm′inin kurtuluş ve milli arzularının başarıya ulaşması mücadelesine destek verdiğini, Birleşmiş Milletlerin Kıbrıs sorunundaki üstlendiği yeni inisiyatifin sonuç vermesini ve Kıbrıs sorununa adil ve yaşayabilir bir çözüm bulunmasını” diledi. “İstanbul ve Küçük Asya (Anadolu) Helenizm′inin başına gelen felaketlerle Kıbrıs′ın başına gelenlerin bağlantılı olduğunu,Türklerin Helenlere karşı gösterdiği mezalim ve barbarlığın her zaman ağır suç teşkil ettiğini, çünkü masum Helenlere karşı kitlesel katliamlar yapıldığını, bunun sonucunda da İstanbul Helenlerinin sayısının önemli ölçüde azaldığını” iddia etti.
Talât Türk tarafındaki endişeleri gidermek için “düzeltme” açıklamalarına devam etti.
Alithia gazetesine yaptığı açıklamada, “iki kurucu eyalete sahip olacak, iki toplumlu, iki kesimli federasyonda anlaştıklarını” ifade ederek, “Bunun tam olarak ABD’deki gibi olacağını söylemedik, çünkü bildiğiniz üzere buradaki sistem yegâne bir sistemdir. Kıbrıslı Rum politikacılarla çeşitli görüşmelerde bu konu gündeme geliyor. Bu konunun onlar için bir ‘tabu’ olduğunu biliyorum. Ancak benim için bu federasyonun, Kıbrıs Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden oluşacağı gayet açık bir unsurdur” dedi.
“Bunun partenojenez (bakir doğum) ve ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dağılması” anlamına mı geldiği sorusuna karşılık ise, Talat şunları söyledi:
“Yeni devletin yeni bir belge üzerinde oluşacağını söylemedim. BM’ye ve AB’ye katılmak için yeniden başvuracağımızı ya da yeni devletin yeni uluslararası anlaşmalar imzalayacağını da söylemedim. Devlet yok olup baştan ortaya çıkamaz. Söylemek istediğim; bu devletin Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasından oluşmayacağıdır. Hem Kıbrıs Cumhuriyeti’nden hem de KKTC’den bazı unsurları içerecektir. Şu anda kendi makamlarım, yargıçlarım var. Kıbrıs Cumhuriyeti de aynılarına sahip. Yeni devleti, benim eyaletimden (state) bazı unsurlar ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nden bazı unsurlarla yaratacağız. Yeni bir devlet yaratacaksak her iki taraftan da oluşacak ve hiç kimse devletin taraflardan birine ait olduğunu söyleyemeyecek. Yeni bir ortaklık olacak. Benim arzum budur.
Kıbrıs Türk siyasi partilerinden kendisine yönelik tepkilerin sorulması üzerine ise Talat, şunları söyledi:
“Evet bu gerçektir. Ancak onlara, eğer bu ülkeyi yeniden birleştirmek istiyorsak bunun sadece federal bir çözümle mümkün olacağını söyledim. Sayın Hristofyas ile temel anlaşmamız, ortak zeminimiz de budur. Çözüm bulmak için iyi ortamı korumamız gerektiğini anlamayanlara bunu söyledim. Şimdi yaptığımız da budur. Eleştiriler beni şaşırtmıyor, çünkü karşı gelenler en baştan beridir tek ve ortak vatandaşlığı ve uyruğu istemeyenlerdir”.
Bütün “esrar” işte bu son, altı çizili cümlede gizli.
Talât hem “”KKTC olarak egemenliği ve yurttaşlığı birilerine teslim etmediklerini” söylüyor hem “karşı gelenleri” eleştirirken “tek ve ortak vatandaşlık ve uyruğu kabul ettiğini açıklıyor.
Hristofiyas “Talat ile Türk işgaline ve ana vatana bağımlılığa karşı mücadele ediyoruz” derken Denktaş; “”Hapishanede yattığı günlerde dahi bu kadar tedirgin olmadığını” ifade ediyor.
Ortalıkta tozdan dumandan geçilmiyor.
Sıcaklık şu günlerde Kıbrıs’ta gölgede 50 derece..
Gelinen noktayı Amerikalılar gayet veciz bir şekilde ifade ediyor.
Adaya yaptığı ziyaret çerçevesinde Talat ve Hristofyas’ın yanı sıra BM Genel Sekreteri Kıbrıs Özel Temsilcisi ve BM Barış Gücü (UNFICYP) Misyon Şefi Taye Brook-Zerihoun ile görüşen ABD’nin Avrupa ve Avrasya’dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried temaslarının sonunda Lefkoşa ara bölgedeki Fullbright Merkezinde basın toplantısı düzenliyor.
Fried; Kıbrıs’ta kapsamlı müzakerelerin en kısa sürede başlamasını desteklediklerini ifade ederek, ”Tek millet, tek vatandaşlık ve bölünmemiş bir ülke görmek istiyoruz” diyor.
Yalnız Fried dili-dini ve etnik kökenleri farklı iki toplumdan hangi laboratuarda hangi deney tüpünde ve nasıl “tek millet” yaratılabileceğini açıklayamazken dinleyicilerden kimsenin de aklına Çek-o-Slovakya ve Belçika’daki Valon-Flaman bölünmesini sormak gelmiyor.
Noktayı gene ve nedense “Amerika” koyuyor.
Kıbrıs Rum Haber Ajansı’na göre, Amerikan Stratejik Araştırmalar Kuruluşu StratFor tarafından yayımlanan “Kıbrıs: Rum Tarafı İçin Bir Atılım” başlıklı raporda, Talat ile Hristofyas’ın tek egemenlik ve tek vatandaşlık gibi Kıbrıs Rum tarafının önemli talepleri üzerinde anlaştıkları vurgulandı.
Raporda, “Kıbrıs Rum tarafı, yeni birleşik Kıbrıs’ın konfederal bir devlet olmaması ve Türklere sınırlı vatandaşlık konusunda güvence istedi” denildi ve şu hususlara dikkat çekildi: “Hristofyas ve Talat arasında 1 Temmuz’da yapılan görüşmede anlaşmaya varılan iki konu, Kıbrıslı Türklerin manevra alanının ne kadar dar olduğunu gösterdi. Öncelikle, Kıbrıs’taki iki siyasi varlığın bir konfederasyona dönüşmesi şeklindeki Türk görüşü tamamen ortadan kalktı. Daha küçük nüfus ve daha zayıf ekonomi ile birleşik bir Kıbrıs’ta Türkler siyasi bir egemenliğe sahip olamayacak demektir. Kıbrıs Türk siyasi partilerinin görüşleri en aza inecek ve etnik çizgide yapılacak oylamalarda her zaman azınlıkta kalacaklar.”
Raporda, “Kıbrıslı Rumların, hem Brüksel’de hem de sonunda Birleşmiş Milletler kaynaklı herhangi bir yeniden birleşmede sorumlu kurum olan Güvenlik Konseyi’nde veto pozisyonları vardır. Kuzey Kıbrıs’ın siyasi ve ekonomik destekçisi olan Türkiye’nin, sonunda Kıbrıs Rum taleplerini imzalaması gerekecek. Bununla birlikte süreçte Ankara’nın vetosu ve AB’nin Kuzey Kıbrıs’a sağlayacağı ekonomik yararları sağlayabilecek durumu olmayacak” denildi. 1974′ten sonra adaya gelen yaklaşık 100 bin Türk göçmenden birçoğunun büyük olasılıkla birleşik Kıbrıs vatandaşlığından dışlanacağı, bunun demografik dengeyi Kıbrıslı Rumların lehine çevireceği ve yeniden birleşmenin Türk siyasi varlığını bitireceği kaydedilen raporda, Kıbrıs Türk basınının şimdiden anlaşmayı kabul eden Talat’ı eleştirmeye başladığı ifade edildi.
Amerika “Daha küçük nüfus ve daha zayıf ekonomi ile birleşik bir Kıbrıs’ta Türkler siyasi bir egemenliğe sahip olamayacak demektir. Kıbrıs Türk siyasi partilerinin görüşleri en aza inecek ve etnik çizgide yapılacak oylamalarda her zaman azınlıkta kalacaklar” diyor, Talât Kıbrıs Genç TV ve Ses TV’nin ortak canlı yayınında yaptığı açıklamada, “Hristofyas ile 23 Mart’taki görüşmelerinde, iki toplumlu, iki kesimli, siyasi eşitliğe dayalı federal çözümün hedeflendiğinin açıklandığını, bunun Rum tarafında tepkilere neden olduğunu” anlatıyor.
Hristofyas’ın, ”bu tepkilerin etkisini azaltmak” için İngiltere ile ortak deklarasyon imzaladığını ve bunun da 23 Mart mutabakatını ortadan kaldırdığını kaydeden Talat, Hristofyas’ın bunun ardından da ”tek egemenlik tek vatandaşlık” diye konuşmaya başladığını belirtiyor.
Konuşmanın devamında 1 Temmuz görüşmesinin gündeminin çalışma grupları ile teknik komitelerin faaliyetlerini gözden geçirmek ve kapsamlı müzakerelerin başlamasını ilan etmek olduğunu, ancak tek egemenlik, tek vatandaşlık konusunun da gündeme geldiğini anlatan Talat, ”Fakat gördüm ki bunu eğer kabul etmezsem, o iş orada çökecek, bu ilan edilecek ve görüşmelere başlanamayacak” diyor..
”Biz bir esneklik göstererek sürecin durmamasını sağladık” diyen Talat, ”eğer tam teşekküllü müzakereler başlatılmazsa birçok sıkıntıyla karşılaşılacağını; Kıbrıs sorununun çözümünde gecikmeler olacağını ve Türkiye’nin 2009′da Avrupa Birliği sürecinde sınanacağını” kaydetti. Tüm bunların Rum tarafının işine geldiğini ifade eden Talat, bu esnekliği göstermekle Rumun oyununu bozduklarını söylüyor..
Yukarıdaki açıklamanın ”Fakat gördüm ki bunu eğer kabul etmezsem, o iş orada çökecek, bu ilan edilecek ve görüşmelere başlanamayacak” ve ”Biz bir esneklik göstererek sürecin durmamasını sağladık” ifadeleri açık bir itiraftır kıymetli okuyucu ve içinde bulunduğumuz dönemde görüşmelerin nasıl yapıldığını anlatmaktadır.
Talât’ın, Newyork sürecinde yanında bulunduğu Rauf Bey’in sıkıntılı açmazından hayli etkilendiğini ve halâ Ziyal’ın o zamanki talimatları doğrultusunda hareket ettiğini düşünüyorum.
Be yine de “Sürecin durmamasına” neden bizim mahkûm olduğumuzu, neden “esneklik” gösteren tarafın biz olduğunu da anlamakta zorluk çekiyorum.
“Tam teşekküllü müzakerelerin âcilen başlaması” için, “bütünlüklü âcil çözüm” için Talât’ın acelesi vardır kıymetli okuyucu ve “Türkiye’deki belirsizlik ortamının” da bunu engelleyebileceğini defalarca ifade etmiştir.
Bir araba kazası olmadan bu yıl içinde “telaşla” Kıbrıs meselesi “hâl” edilmelidir.
Çünkü CTP içeride de sıkışmıştır.
Ülkeyi genel grev havası sarmıştır.
CTP-ÖP hükümeti gitti gider durumdadır.
İşte bu;
Siyasi, ekonomik, sosyal ortamda 20 Temmuz’u “nasıl” kutlayacağımızdır asıl soru.
Umut mu?
Yitirirken, Fuat Veziroğlu’nun “Esat”ı anlattığı yazının sonunu hatırladım.
“En büyük kanun -ölüm-dür.
Yasaları, anayasaları çiğneyebilirsiniz.
Tanrı′nın kanununu asla.
Esat, o kanuna riayet etti.
Bize de sevgisi, sıcaklığı, anıları kaldı.
Nur içinde yat Esat.
Allah gecinden versin desek de, elbet bir gün buluşacağız.
Napalım ki kader böyle, Tanrı′nın kanunu böyle.
Gözün arkada kalmasın. Biz ulusal kavgayı götürmeye yeminliyiz.
Gözünün arkada kalmadığına hiç kuşkum yok.
Çünkü TMT ruhu var.
TMT′ciler ölür.
TMT ölmez” diyordu sevgili Veziroğlu.
Öyleyse ey o TMT ruhu…
Oradaysan ses ver.. Ses ver de duyalım… 19 Temmuz 2008


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.