İlk Kurşun Logo

Önemli Duyuru

Gazetemiz 31. sayıdan sonraki sayıları İnternet üzerinden ücretsiz olarak yayımlayacaktır. 2009'dan itibaren basılı yayın durdurulacaktır. Bilgilerinize sunarız.

Aboneliklerle İlgili Duyuru

Gazetemiz abonelik sistemini de durdurmuştur. Bundan sonra yeni abone kabul etmeyecektir.

Taylan Sorgun - Mütareke, Teslimiyet Zamanı Pera Palas Ve Mustafa Kemal Paşa- Zamanın Matbuatı- Zamanın Rezil İşbirlikçi Gaspçıları…

Temmuz 07, 2008 - Genel, TAYLAN SORGUN

Yılın televizyon dizisi “Elveda Rumeli” olmuştur. Şimdi yeniden veriliyor. O diziyi izlerken yüreğim yangın yemiş gibi olmuştur hep. Kaybettiğimiz Vatan toprakları. Zamanın emperyalizminin Balkanlar’daki Türk’leri yeni haritaları için katlettirdikleri vahşi zamanlar. Elveda Rumeli…. O diziyi izlerken kendi aile yakınlarımın, Babamın, Amcam’ın da o Tıbbiyeli Mustafa gibi, genç tıbiyeliler olarak bir ara oralara gittikleri, dağlarda vuruşup geri döndükleri anlatılmıştı bana… Ah sen Rumeli… SELANİK KALDIRIMLARI…

Yakın tarih belgesel araştırmamı yaparken Selanik’in bizim olduğu zamanlardaki Selanik’i de dinlemişimdir oralarda bulunanlardan… Ve şöyle anlatılmıştı o zamanlar sonrası: “…Selanik’in Arnavut kaldırımlı caddelerinde halâ bizim zabıtlarımızın kılınçlarının şıkırtıları duyulur gibidir… O zamanlar kafesli pencelerin arkasında genç Türk zabıtlarına sevdalanmış sürmeli gözlerin yürekleri sanki o eski şarkılardaki gibi hep atıp durmakta..” Ve o anlatımlar hep şöyle bitmiştir…. “Ah sen Balkan toprakları… Ah sen Selanik” (Bak Taylan Sorgun İttihat ve Terakki- Devlet Kavgaksı. Kum Saati Yayınları)

ORDU MERKEZİ…

Selanik o zamanlar bizim “3′üncü Ordu Merkezimiz”di. Harp okulunda sivrilmiş genç zabıtlar, “Saray’ın” emri ile hep iki merkeze sürülmüşlerdir. Suriye Ordusu ve Selanik 3′üncü Ordu. Çünkü oraları o zamanlar İstanbul’a çoook uzak yerler sayılırdı… Mustafa Kemal Enver (Enver Paşa) Ali Fuat (Ali Fuat Paşa) gibi isimler de oraya gönderilmişlerdir. Onların Balkan dağlarındaki ayaklanmacılarla vuruştukları zamanlar o zamanlardı… VE PERA PALAS…

Yıllar, cepheler… Kanal Savaşı. Trablusgarp, Kafkas cephesi, Çöl cepheleri, Balkan cepheleri… Bir nesil ateşle pişiyordu. Cephelerde destanlar yazılmaktaydı… Meçhul şehit kabirlerini bıraktığımız cepheler… Çanakkale ve muhteşem destan… Dahiliyetteki hükümetlerin vahim yanlışları, Saray’ın vahim yanlışları ve dahası emperyalizmin rezil siyaseti ile yenilmiştik… Ve 30 Ekim Mondros, ardından rezil alçak Sevr… Mustafa Kemal Paşa son olarak Toros Dağları eteklerindeki Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’ndan alınmıştı… Ve İstanbul’a 13 Kasım 1918 günü gelişi…

QUİ EST- CE (KİM BU?)

İstanbul’un da işgal zamanı başlamıştı. Pera Palas salonlarında işgal devletleri komiserlerinin eşleri, yabancı şık zarif şahaser güzel kadınlar yaşıyorlardı. Pera Palas’ın o zamanki müdürü Mösyö Martin birden kapıya doğru koşuşturdu. Gelen Mustafa Kemal Paşa idi. İstanbul’a gelir gelmez Annesi’nin Akaretler’deki evine gitmemişti. Çünkü işgal devletleri zaptiyeleri bir bahane ile o evi arayabilirlerdi… Mösyö Martin Mustafa Kemal Paşa’yı karşılamıştı. Mustafa Kemal Paşa önce odasına çıktı. Sonra üniformasını değişti… Şık ve insanı etkileyen hali ile salona indi… Bir şaheser yabancı kadın ötekiler gibi gözlerini bu sarı saçlı, gözleri günün ışığını yenen genç komutana takılıp kalmıştı. Mösyö Martin’e Qui est- ce (Kim bu) diye sordu yavaşça.

ÇANAKKALE’DEKİ KOMUTAN…

Mösyö Martin, “Mustafa Kemal Paşa” dedi. Bu şaheser kadın bu defa quel bel homme (Ne güzel adam) diyerek gözlerindeki hayranlıkla bakmaya devam etti… Bütün başlar Mustafa Kemal Paşa’ya çevrilmişti… Ve aralarında konuşmaya başladılar “…İşte Çanakkale’deki Türk Komutan…” onlar Çanakkale savaşını kendi ülkelerinde kendi gazetelerinden takip etmişlerdi…

SAPANCALI HAKKI VE FETHİ…

Sapancalı Hakkı Bey İttihat ve Terakki’nin en yüksek yerlerine kadar çıkmıştı. Fethi Bey (Okyar) o da İttihat ve Terakki’de bulunmuştu. Yüzbaşı Yenibahçeli Şükrü koşup Pera Palas’a gelmişlerdi ikinci gün. İşte orada tarihi bir toplantı oldu. Yenibahçeli o delifişek hali ile Saray’ı bile basmaktan söz ediyordu. Uzun uzun konuştular… Ve sonunda Mustafa Kemal Paşa şöyle diyordu: “…Evet hiç şüpheniz olmasın ki, bu zamanı yarıp çıkacağız… Ama bu yol zahmetli ve behemehal (Her şart altında) parsiyel ayrı hareketlerden uzak durunuz…” (Bak Taylan Sorgun. Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü. Kum Saati Yayınları)

VE ZAMANIN MATBUATI…

O zaman gazeteler için “Matbuat” denilmiştir. Mütareke zamanı yani, Mondros teslimiyet zamanı matbuat ikiye ayrılmıştı. Zamanın iktidarının içinde yer alan matbuatın “serlevhaları” (manşetleri) şöyle idi: “…Artık Düvel-i Muazzama’nın merhametine sığınmak, işi siyaseten halletmek ve İttihatçılardan hesap sormak zamanıdır…” Ama onların karşısında “Vatansever matbuat” da vardı. Yunus Nadi Bey Gün Gazetesi’ni çıkarıyordu. Velid Ebüziya’dan ayrılmıştı. Necmeddin Sadak, Kazım Şinasi, Ali Naci gibi isimler Akşam Gazetesi’nde idiler. Falih Rıfkı Bey (Atay) İttihat ve Terakki’nin Merkez-i Umumi azası Küçük Talat Bey’den aldığı imtiyazla Yeni Mucmua’yı neşrediyordu. Yakup Kadri Bey İkdam Gazetesi’nin ikinci sayfasında yazmaya başlamıştı… “GAVURLAR KAFA TUTUYOR”…

Zamanın, Hürriyet ve İtilaf Fırkası (Partisi) yanlısı o meşum ağızlı gazeteler Mustafa Kemal Paşa, Kuvvacılar ve Vatanseverler için o muhteşem “Serlevhaları” altına “…Gavurlar, padişahımıza, Düvel-i Muazzama’ya kafa tutuyorlar…” satırlarını koyuyorlardı. Ve İstanbul’un yüksek binalarından yerlere kadar emperyalist işgal devletleri bayrakları saykıyordu… Sokaklarda sarhoş olmuş azınlıklar Türkler’e sövmekte, gösteriler yapmakta idiler… Rezil bir işbirlikçilik almış başını gitmişti… VE O AİLELER…

İstanbul’da kimi konaklarda rezil işbirlikleri verilirken ve de oralarda işgal devletleri Komiserleri ile ticaret anlaşmaları yapılırken, İstanbul’un kimi konaklarındaki namuslu insanlar yoksulluğa düşmeye başlamışlardı… Çünkü işbirlikçi değillerdi. Ve o zamanki Emniyet Sandığı’na mücevherlerini, altınlarını rehin koymaya başlamışlardı.

REZİL GASPÇILAR…

İşgal devletleri komiserleri zamanın azınlıklarına da kendi polis üniformalarını giydirmişlerdi. Komiser’lerle işbirliği içindeki gözü açıklar İstanbul’un yazlık yerlerindeki gözlerine kestirdikleri konaklardaki Türk ailelerini kapı dışarı atıp kendi işbirlikçilerini yerleştirmeye başlamışlardı. Türkler’in evleri konakları rezil gaspçıların ellerine düşüyordu. (Bak Taylan Sorgun: Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü) O DAYI MAKSUT İDİ…

İşte öyle zamanlar. Dayı Maksut, o günlerden birisinde Kadıköy’deki Kuvva gizli Merkezi’nden çıktığında sokakta daha önce tanıdığı bir Türk tüccarını görmüştü. Üstü başı perişan, yıkılmış hali ile yürüyordu. Haydar Bey’di. Haydar Paşa’nın ahvadındandı. Dayı Maksut yaklaştı ve sordu “…Hayrola Haydar Bey nedir bu hal…?” Haydar Bey başından geçenleri anlattı. Evinden atılmıştı. Ailesi perişandı… Dayı Maksut bir anda karar verdi. Hemen Kuvva Merkezi’ne döndü. İki adam aldı. İkisi de eski İstanbul bıçkınlarındandı. Ama artık Kuvvacı idiler. Vatanseverlik zaten içlerinde vardı onların. Dayı Maksut, Haydar Bey’in Erenköy’deki iki katlı konaktan biraz küçük evin kapısına dayandı. İçeriye girdiler…

VE YANGIN YERİ…

Dayı Maksut ile iki Kuvvacı bermutat evi yangın yerine döndürdüler. Gaspçıların koltuk kanepesi dışarıya atıldı. Dayı Maksut Haydar Bey’e “…Buyrunuz evinize giriniz…” dedi. Emir verdi, Haydar Bey’in iki kızı ve eşi de gitirildiler misafir oldukları evden. Dayı Maksut köşedeki bakkala gitti. “…Bana bak…” dedi. Dayı Maksut‘un ününü herkes bilirdi. Dayı Maksut devam etti “…Bak bakkal efendi, bu eve kim yanaşırsa diyeceksin ki, buraya Dayı Maksut bakar… Dayı Maksut bu eve dokunan yanar ki, çıra gibi dedi dersin…” diyerek çıktı gitti… Evet dostlarım işte böyle zamanlar da yaşamıştık. Kolay mı olmuştur Cumhuriyet’e ulaşmak… Hür bir Vatan’a ulaşmak… İyi pazarlar…

Yorumunuzu Ekleyin

Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Benzer Yazılar

  • XHTML CSS RSS