seçim süresiyle sınırlı meclisin, bila kaydü şartı.?-Fahri Yurtsever
Temmuz 05, 2008 - Genel
1960 ta neler olduğunu tam bilmiyorum. Dahası, o döneme ilişkin kafam karışık. Menderes’in Amerika-Almanya’ya kızıp Rusya’ya meylettiğini ve sonunda darağacını boyladığını görüyorum. Bununla birlikte, yaptıklarının pek çoğunu, hele hele Küçük Amerika olma hayaliyle, bu milleti küçüklüğe hapsetmesini ve her mahalleye milyoner yaratma sloganıyla ülkü ve yön değiştirmeyi affedemiyorum. 1961 anayasası ise, hiç itirazım olamaz. Nitekim, 12 Martçıların, bu dönemdeki sosyal gelişmeyi bol bulmaları da bunun ispatıdır. Öte yandan, 60 ihtilalinde, Türkeşlerin varlığı-uzaklaştırılmaları, sonrasındaki Madanoğlu ve Aydemir girişimleri kafa karıştıran olaylar, benim için.1-Asıl itirazım, kuvvetler birliği-ayrılığı noktasında. Sanırım, farklı anlamlar yüklüyoruz. Tanzimat öncesi, Padişahlık zamanında da, eğemenlik birdi. Peki, tek elden mi kullanılıyordu: Hayır.
2-İşimize gelince halk egemenliği, gelmeyince halkı koyun sürüsü görmekten de vazgeçelim. Milli iradenin tecellisi, meclis değildir. Meclisler ve hükümetler, seçimle ve seçim dönemiyle sınırlanmıştır. Sınırlı olan bir şey, ‘bila kayd-ü şart’ olamaz. Milli irade, ulusal sözleşme Anayasa’da kendisini bulur, tecelli eder. En azından nazari böyle. Anayasa ise, rejim demektir ve her yeni devlet önce anayasasını yapar. Dolayısıyla, meri hukukada özünü ve üsulunu veren anayasayı koruma görevinin verilebileceği en uygun organ, yine anayasaya bağımlı-taraf, siyaseten bağımsız mahkemeler, hakimlerdir.
Bizdeki aksamaları, hataları vb.. vb.. elbette bolca tartışabiliriz. Ama böyle. Dolayısıyla anayasayı silbaştan değiştirmek demek; yenilemek, geçmişi kapatmak demektir. Yeni rejim demek bile olabilir. Hayret etmeyiniz, A. Öcalan’a da af demektir. Geçmiş bütün mahkeme kararları ve yüksek mahkeme içtihadlarının mesnetsiz kalması demektir.
Bizdeki asıl sorun, dış müdahale ve dışa bağımlılıktır. Hukuka ve adalet sistemine yansımalarıdır. Kuvvetler değil, egemenlik ayrılığını-paylaşımını yaratan esas faktör, dış baskı, yönlendirme, düzenlemelerdir. İçerdeki değişik kesimlerin, dış destekçileriyle beraber, kendi menfaatleri doğrultusunda güç dengeleri oluşturmuş olmalarıdır. Bu dönem, ağırlıkla, 1950 sonrası Menderes iktidarına denk düşmüş, devam edegelmiştir. Ki, baştan gelmesine rağmen, tek parti döneminde baskı altına alınabilirken, sözde çok partili rejime -demokrasiye diyorlar çarpıtarak- geçişle, ipler kopmuştur.
Hukukun bunca çiğnenebilmesi, genellikle ya içten-dıştan taassupla, telkinle yada rüşvetle mümkün olmuştur. Buyurun, son örneği Cargill dir.
Kanaatimce, ilk kez duyacağınız bir şey söyleyeyim: Sınırları dışında menfaatleri olmayan devletlerin, milli menfaat tanımları olamaz. Milli menfaat siyaseti olmayan ülkelerin, içerde milli birliği, bütünlüğü, tek ve adil hukuku-işleyişi olamaz. Zira, dışarısı içerinin, içeride birileri de öbürlerinin sırtına binmekle meşgul olurlar. Adalette haliyle, böyle işler.
Esas sorun-umuz, menfaatlerin-kuvvetlerin içerde ayrılması değildir. İçeriye ve dışarıya paylaştırılmış olmasıdır. Kaçınılmaz çatışmanın kaynağı budur ve dışarıya taviz verile verile bugüne değin gelinmiştir. Artık taviz verilebilecek sınır aşılmıştır.
‘Anayasa yargısı adı altında oluşturulan Yüce Divan prosedürü, yirmi yıla yakındır gündemden inmeyen mesela özelleştirme alanındaki anayasaya uygunluk ihtilaflarının bıktırıcı süreci..’ sözlerinizdeki bu tek cümle, uzun açıklama ve asli amacınızı özetlemektedir.
Bahsettiğiniz kuvvetler birliği, ancak ve ancak diktatörlükle veya padişahlıkla özdeştir ve kuramsal kuvvetler birliği ilkesiyle alakası -üzgünüm ama- bulunmamaktadır. Yine, sizin yaklaşımınıza göre, ayrı ayrı polis-jandarma-ordu-zabıta bile olmamalı, hepsi bir olmalıdır.


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.