Şükran Soner - Darbe Hukuku
Temmuz 03, 2008 - ŞÜKRAN SONER
12 Mart darbesinin en çarpıcı, 12 Mart darbesi karşıtlarını, aydınları sindirme, yıldırma, susturma, teslim alma davası “Madanoğlu davası” olarak bilinir. Sol, aydınlanma, insan hakları, demokrasi savunuculuğunda öne çıkmış, bilinen, yargılanmaları, suçlanmaları toplum üzerinde iz bırakacak aydınlar, gazeteciler, en üst düzeylere kadar emekli komutanları da kapsayan (Madanoğlu Paşa emekli korgeneraldi) dava, zamanında kitleler üzerinde sindirme aracı olarak kullanılmıştı.
12 Mart darbesi sonuç olarak Amerikancı, emperyal politikalardan yana, 1961 Anayasası, 63 sendikal yasaları ile gelen sosyal devlete, sendikal haklarla paylaşım dengesine karşı, liberal düzeni geçerli kılmak üzere, lüks ilan edilmiş, kazanılmış hak ve özgürlüklerin, sol örgütlülüklerin, anayasal hukuk düzeninin budanması operasyonu idi. Bir yandan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları ile 1960’ın rövanşı alınırken, asıl operasyon sol, sosyal devlet kazanımları, örgütlenmelerine yönelikti.
1960’ın komutanlarından, emeklilik sonrası sol, sosyal politikalara ilgi duymuş Madanoğlu Paşa ile İlhan Selçuk, Çetin Altan, İlhami Soysal gibi basının en sol değerleri savunan kalemlerini, çok sayıda sol örgüt yöneticisi, bilim insanı, aydının aynı gizli darbeci örgüt suçlaması ile yargılandıkları dava, uzun süreli gözaltı, tutukluluk, işkence gibi ağır insan hakları ihlallerinden sonra düştü. 12 Mart darbesi sürecinde anayasa ve yasalarda kimi insan hakları, demokratik, örgütlenme haklarının budanması ile birlikte toplumsal örgütlülük, kazanılmış emek haklarında geriye gidiş gerçekleştirildi.
Yine de yeni dünya sömürü düzeni çarklarında Türkiye’ye biçilen rolde, “lüks özgürlükler, anayasal hukuk düzeni, örgütlülüklerde” geriye püskürtme operasyonları yeterli görülmedi. 12 Eylül darbesi “anarşi ve terör” gerekçesi ile geldiyse de, ilk gününden tüm icraatları ile sivil iktidarlar eliyle gerçekleştirilemeyen 24 Ocak kararları, piyasalar düzenine, Özalizme açılım aracı oldu. Doğal olarak ideolojik en yıldırıcı, çarpıcı; “Marksist-Leninst illegal örgüt” suçlaması ile DİSK davası, aydınlara yönelik ise “Barış Davası” öne çıktı.
İddianamelerle suç ve kanıt kapsamına alınan ne kadar yasal örgüt etkinliği varsa.. sonradan 12 Eylül Anayasası ve sendikal yasalar, yasaklarına gerekçe yapıldı. Dün gibi taze belleğimde, darbenin medya yasakları düzeninde yapamadığımız, yasaklara, hak gasplarına yönelik haber ve yorumları, yasaklanamayan mahkeme savunma tutanaklarını günlerce yayımlayarak yeni anayasal, hukuk düzenine karşı çıkmaya çalışıyorduk. Tabii 12 Mart operasyonunu yetersiz bularak solu, hak arama örgütlülüğünü, bilincini ezmeyi hedeflemiş, yine emperyal güç odaklarının onayını almış 12 Eylül darbesi, onbinlerce aydını, solcuyu yargılamadan geçirirken, Türkiye’de sol, sosyal gelişme ve örgütlenmelerin üzerinden silindir gibi geçmiş oldu.
***
İdeolojileri tabu yaparak, siyasi partilerden sendikalara, demokratik örgütlenmelere, bireylerin kafalarında yaratılan tabularla da milyonlar üzerinde, çıkarlarına, kimliklerine yabancılaştırma oyunlarının kaçınılmaz sonucu; dini imanı olmayan serbest piyasa düzeninin kapılarının sonuna kadar açılması oldu. Kirli emperyal çıkar ilişkilerinin, kanlı petrolün önlenemez fiyat yükselişleri ile ayakta tutulmaya çalışılan piyasalar ekonomisinin kaçınılmaz sonuçları var elbette; tek kelime ile çok hızlı bir sosyal damping; yoksullaşma, yoksunlaşma, işsizlikte, sendikasızlıkta, emek sömürüsünde, kara ekonomide, kayıtsız, kuralsız kölelik düzeninde çalıştırmada patlama… 12 Eylül düzeni, anayasal ve yasal haklar gaspında, o günden bugüne bir tek sendikanın kurulamaması, işverenin kendi isteği ile kabul etmediği bir tek işyerinde bile sendikal örgütlülüğün gerçekleşememesini, haklar ve örgütlülükler düzeninde yerlerde sürünmeyi sağlayabilmişse, önünün açılmasını terör estirdiği davalara, darbeler hukukuna borçludur.
İnsanların siyasal ve toplumsal hak arama yollarının araçları siyasal partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri üzerindeki terör, ideolojik temizlikle ortaya çıkan boşluğun yerine, özgürlük ve hakların yerini alacak ayrımcılık üzerinden siyasetin, ırklar ve dinler, mezhepler bölünmesinin oturtulması elbette hem dünya hem de ülkemiz ölçeğinde rastlantı değildir. Dünya emperyal odaklarının Türkiye’ye biçtikleri role bağlı, ılımlı İslam donunun biçilmesi de.
Evrensel hukuk, insan haklarının ayaklar altına alındığı, her tür savaş suçunun işlendiği Irak, Afganistan işgallerinin, bugünkü kanlı petrol üzerine oturtulmuş piyasalar düzeninin aracı olduğunu yadsıyabiliyor muyuz? Sistemin savaşlar ve ekonomik batağında Türkiye’den beklentisi, emperyal çıkarların kuralsız düzeninin kuralsız savaşlarında yaratılan radikal İslami terör örgütleri karşısında duracak, çatışacak ılımlı İslam cumhuriyeti değil mi?..
Şükran Soner
Cumhuriyet


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.