Ataol Behramoğlu - Ordu Konusunda Samimi Olmak
Haziran 22, 2008 - ATAOL BEHRAMOĞLU, CUMHURİYET
Netameli bir konuya bir kez daha giriyorum…
Netameli, çünkü ordu konusuna bir “solcu” tarafından girildi mi ondan kesinkes ordu karşıtı bir söylem beklenir.
Hele bu solcu, yani bu satırların yazarı, 12 Eylül’ün zindanlarından birinde kalmışsa, 80’li yılların birinde toplam iki davadan yaklaşık 15 yıla mahkûm edilmişse, uzun süre yurtdışında siyasi sürgün olarak yaşamak zorunda kalmışsa, bu nedenlerle de ciddi sağlık vb. sorunları yaşamışsa, konu daha da çetrefilleşir…
Yine aynı solcunun 1960’lı yıllardaki yedek subaylığının son aylarını sürgün olarak atandığı bir kışlada geçirdiğini ve askerlik görevini oda hapsinde tamamladığını da ekleyelim…
İlk cümleye dönerek “bir kez daha” sözcüklerine de açıklık getireyim…
Bu sütunda 6 ve 13 Mart 2004 tarihlerinde “Çözümsüzlük” ve “Ordu, Sivil Toplum, Hümanizm, Yurtseverlik” başlıklarıyla yayımlanan iki yazımda da konulardan biri “ordu”ydu…
Söz konusu yazıların birinde geçen aşağıdaki paragraf, lehte ve karşıt görüşlere yol açmıştı…
Bu paragrafı, yaklaşık dört yıl sonrasında, aynı görüşü savunarak şimdi bir kez daha tekrarlayacağım:
“Bugün aklı başında hiç kimse, ordudan şu ya da bu yönde bir darbe beklentisi içinde olamaz. Ama hiç kimse, yurtsever subayların ülke sorunlarına ilgisiz emir kulu olmalarını da beklememelidir. Daha önce de yazmıştım; Türkiye’de ordu, eğitimiyle, gelenekleriyle, sivil toplumun bir parçasıdır. Bu nedenle de sivil toplum orduya sahip çıkmalı, yurtsever subayları ya da bütünüyle orduyu yıpratma çabalarına ödün vermemelidir.”
***
Yukarıda, “ordu” ile ilgili olarak 80’li ve 60’lı yıllarda yaşadığım sıkıntılardan söz etmiştim. Bunlara 70’li yılları da eklemeliyim. 12 Mart sonrasında, yine birçok aydın, yurtsever, devrimci gibi benim de sıkıntılarım oldu. Ama bütün bunlardan söz ederken 27 Mayıs 1960’ın ve onun ürünü olan 1961 Anayasası’nın ülkemize kazandırdıklarını göz ardı edebilir miyiz? DP iktidarı darbeyle devrilmeseydi nasıl olsa seçimle düşecekti türünden safsataları ciddiye almak mümkün mü? 1961 Anayasası ve 60’ların ilk yılları Türkiye’de bir milattır ve bu miladın mimarı da ordudur… Buna, kuşkusuz, 28 Şubat 1997 süreçlerini de eklemeliyiz…
Bu yazıyla amacım, ordu konusunda sosyal bir irdelemeye girişerek zaten bilinen birtakım slogansal sözleri sıralamak değil. Türkiye ordusu eğitimiyle, gelenekleriyle birçok ülke ordusundan farklıdır ve öyle olmaya devam etmesi de, hem bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri hem de içerideki sosyal ortam bakımından gerekli ve yararlıdır… Burada ordu karşıtı bir “sol”a (ve sözüm ona birtakım “demokrat”lara) yönelteceğim ve bence yanıtı çok açık tek bir soru var: Ülkemizde sivil toplumun bir türlü ayakları üzerinde duramayışının, soldaki ve sosyal demokrasideki dağınıklığın nedeni; merkezde buluşması gereken güçlerin bugünkü iktidar partisi karşısındaki yenilgilerinin biricik sorumlusu sadece ve sadece (aradan geçen şunca yıl sonrasında da) 70 muhtırası ve 80 darbesi mi, yoksa aynı zamanda ve günümüz bakımından daha da çok bu sivil güçlerin “malul” oldukları hastalıklar, zaaflar, çapsızlık, yeteneksizlik ve sorumsuzluklar mıdır?
***
Ordu konusunda samimi olalım ve orduyu rahat bırakalım. Türkiye ordusunun yurtsever geleneklerini, aydınlanmacı kimliğini yok etmek isteyen çevrelerin hizmetinde olmayalım… Yurtsever solcunun, sağcının, ortacının günümüzdeki Türkiye ordusuyla bir sorunu olamaz… Ülkemizin Batı demokrasileri yönünde, özgürlükçü, bağımsız bir kimlikle gelişip ilerlemesinde orduyu “müttefik” değil düşman olarak görenlerin ya başka hesapları ve bağlantıları vardır ya da gözleri doğruyu göremeyecek kadar körleşmiştir. Demokrasimizin önündeki sorun ordu değil; Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp parçalayarak dinci bir yapılanma gerçekleştirmeye çalışanların karşısında, çağdaş insan kimliğine sahip herkesin güç ve eylem birliğinin sağlanmasıdır…


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.