İlk Kurşun Logo

Önemli Duyuru

Gazetemiz 31. sayıdan sonraki sayıları İnternet üzerinden ücretsiz olarak yayımlayacaktır. 2009'dan itibaren basılı yayın durdurulacaktır. Bilgilerinize sunarız.

Aboneliklerle İlgili Duyuru

Gazetemiz abonelik sistemini de durdurmuştur. Bundan sonra yeni abone kabul etmeyecektir.

KOPAR ZİNCİRLERİNİ GÜLSARI-Hüseyin MÜMTAZ

Haziran 14, 2008 - HÜSEYİN MÜMTAZ

12.06.2008 tarihli Cumhuriyet’in 14′üncü sayfasındaki, Egemen Berköz imzalı haberin başlığı aynen şöyle:”Sanki bir Türk yazarıydı”..

Haber, Cengiz Aytmatov’un 14 Haziran Cumartesi günü ülkesinde törenle toprağa verileceği ile ilgili..

Sanki bir Türk yazarı”ymış…

“Beyaz Gemi”, “Dağlar Devrildiğinde”, “Ebedi Nişanlı”, “Selvi Boylum-Al Yazmalım”, “Erken Gelen Turnalar”, “Fuji yama”, “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek”, “Gün Olur Asra Bedel” ve “Dişi Kurdun Rüyaları” yazarı Aytmatov;

“Sanki”…

“Sanki Bir Türk yazarı” ha…

Kopar Gülsarı kopar, zincirlerini, bağlarını, iplerini neyin varsa kopar..

Ve o zaman, şimdi Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel”inde anlattığı Mankurt’ları hiç sıkılmadan sonuna kadar okumanın zamanıdır:

“Ana-Beyit mezarlığının bir efsanesi, Juan-Juanlar’ın bozkırı işgal ettikleri çağlara dayanan bir hikâyesi vardı: Sarı-Özek’i işgal eden Juan-Juanlar tutsaklara korkunç işkenceler yaparlarmış. İnsanın hafızasını yitirmesine, deli olmasına yol açan bir işkence usulleri varmış. Önce esrin başını kazır, saçları tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bunu yaparken usta bir kasap oracıkta bir deveyi yatırıp keser, derisini yüzermiş. Derinin en kalın yeri boyun kısmı imiş ve oradan başlarmış yüzmeye. Sonra bu deriyi parçalara ayırır, taze taze, esirin kan içinde olan kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Böylece sarılan deri, bugün yüzücülerin kullandığı kauçuk başlığa benzermiş. Buna -Deri geçirme işkencesi- derlermiş. Böyle bir işkenceye maruz kalan tutsak ya acılar içinde kıvranarak ölür, ya da hafızasını tamamen yitiren, ölünceye kadar geçmişini hatırlamayan bir MANKURT yani geçmişini bilmeyen bir köle olurmuş. Bir devenin boynundan beş-altı kişinin başını saracak deri çıkıyormuş. Bundan sonra, deri geçirilen tutsağın boynuna, başını yere sürtmesin diye, bir kütük ya da tahta kalıp bağlar, yürek parçalayan çığlıkları duyulmasın diye uzak, ıssız bir yere götürürler, elleri ayakları bağlı, aç, susuz, yakan güneşin altında öylece bir kaç gün bırakırlarmış. Bu tutsaklar birer mankurt olmadan yakınları bir baskın düzenleyip onları kurtarmasın diye, yanlarına gözcüler koyarlarmış. Açık bozkırda her taraf kolayca görüldüğü için gizlice gelip baskın yapmak kolay olmazmış. Juan-Juanların bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan farksız olurmuş onlar için. Sarı-Özek’in kızgın güneşine ‘mankurt’ olmaları için bırakılan tutsakların çoğu ölür, beş-altı kişiden ancak bir ya da ikisi sağ kalırmış. Onları öldüren açlık ya da susuzluk değil, başlarına geçirilen soğumamış deve derisinin güneşte kuruyup büzülmesi, başlarını mengene gibi sıkıp dayanılmaz acılar vermesiymiş. Bir yandan deve derisi büzülüyor, bir yandan da kazınan saçlar büyüyüp başına batıyormuş. Asyalılar’ın saçları fırça gibi sert olur zaten. Kıllar üste doğru çıkamayınca içeri doğru uzar ve diken gibi batarmış. Bu dayanılmaz acılar sonunda tutsak ya ölür ya da aklını, hafızasını yitirirmiş. Juan-Juanlar’ın işkencenin beşinci günü ’sağ kalan var mı?’ diye gelip bakarlarmış. Bir teki bile sağ kalmışsa, amaçlarına ulaşmış sayarlarmış kendilerini. Hafızasını yitirmiş tutsağı alır, boynundaki kalıbı çıkarır, ona yiyecek verirlermiş. Köle zamanla kendine gelir, yeyip içerek gücünü toplarmış. Ama o bir mankurt imiş artık ve böyle bir köle, pazarlarda, güçlü-kuvvetli on tutsak değerinde sayılırmış. Hatta Juan-Juanlar’ın arasında bir gelenek varmış ki buna göre, aralarında çıkan bir kavgada bir mankurt öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir insanın ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş. Bir mankurt kim olduğunun, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. İnsan olduğunun bile farkında değilmiş. Bilinci, benliği olmadığı için efendisine büyük avantaj sağlarmış. Ağzı var, dili yok, itaatli bir hayvandan farksız, kaçmayı düşünmeyen, bu yüzden de hiç tehlike arz etmeyen bir köle imiş. Köle sahibi için en büyük tehlike, kölenin başkaldırması, kaçmasıdır. Ama mankurt isyanı, itaatsizliği düşünemeyen tek varlıkmış.Efendisine köpek gibi sadık, onun sözünden asla çıkmayan, başkalarını dinlemeyen, karnını doyurmaktan başka bir şey düşünemeyen bir yaratık.. En pis, en güç işleri, büyük sabır isteyen çekilmez işleri gık demeden yaparlarmış. Sarı-Özek’in ıssız, engin, kavurucu çöllerine ancak bir mankurt dayanabileceği için, buralarda deve sürülerini gütme işi onlara verilirmiş. Böyle yitik yerlerde, bir mankurt bir kaç kişiye bedelmiş. Yanına yiyeceğini, içeceğini verince, kış demeden, yaz demeden, o ilkel hayata dönüşten dolayı sızlanmayı düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için düşünmeden kalabilirmiş bozkırda. Onun için önemli olan tek şey efendisinin emirlerini yerine getirmekmiş. Açlıktan ölmemesi için yiyecek, donmaması için eski püskü giyecek verdiniz mi, başka bir şey istemezmiş”…

Bunu yazan Aytmatov “Sanki bir Türk” ha?

Eminim asıl şimdi ölmüştür Aytmatov..

Devam ediyor Berköz çamları budamaya; “Gündüz gazetede arkadaşlarla Cengiz Aytmatov’dan konuştuk. Bizim kuşağın (60 kuşağı) Aytmatov’u, bir de Panait İstrati’yi Türk yazarı gibi algıladığını; Sait Faik, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan.. okur gibi okuduğunu söyledim”.

O nasıl kuşakmış ki İstrati ile Aytmatov’un arasındaki farkı algılayamamış.. İstrati’nin aksettirdiği sosyal yapının yakınlığı nedeniyle “Türk gibi algılanması” anlaşılır şeydir de, zaten Türk olan Aytmatov’un Türkmüş gibi algılanması anlaşılır şey değildir.

Üstelik 82 yaşındaki anneannesi kadar bile algılayamaması bir yana, Aytmatov’un cevaben getirdiği son derece anlamlı ve basit yorumu bile anlayamamış bu kadar yıl sonra “60 kuşağından” Egemen Berköz;

“2002′de çevirmeni Mehmet Özgül ile birlikte, kendisiyle söyleşi yapmaya gittiğimde, De yayınevi tarafından (Ülkü Tamer’in İngilizceden güzel çevirisiyle) yayımlanan -Öğretmen Duyşen-in ilk baskısını Aytmatov’a imzalaması için uzatırken, 1968′de 82 yaşındaki anneannemin bu kitabı elinden bırakmadan okuduğunu ve çok sevdiğini söylemiştim. O da -Herhalde kültürlerimizin birliğinden, yakınlığından kaynaklanıyor. Uzun yüzyıllar ayrı kalmış iki akraba toplumun duydukları özlemin sonucu olmalı- diye yanıtlamıştı”.

Daha ne demeliydi Aytmatov?

Kopar Gülsarı, neyin varsa kopar..

Son tahlilde “İnançlarını özgürce yaşamak” için İngiliz işgali bile istemekle, Aytmatov’un Türklüğüne “sanki” demek arasında bir fark yoktur.

Birisinde Türk kavramı hiç yoktur, diğerinde bulanıktır, ürkülecek, korkulacak, uzak durulması gereken bir şeydir..

Aslında “işgalcinin” işgal ettiği ülke halkının etnik yapısındansa, dini yapısına önem veriyor görünmesi, onu öne çıkarması hiç duyulmadık bir şey değildir. Amaç etnik bilincin yok edilmesi; aidiyet duygusu ihtiyacının ise dinsel duygularla tatmin edilmesidir ve bu hep en fazla tercih edilen ilkedir.

İngiliz Kıbrıs’ta bunu yapmıştır, iki tarafın da, bu arada Türklerin de dini yapılanmalarına önem vermiş, “Kıbrıs Türk Cemaatini” yıllar yılı “Sir” ünvanı verdiği Evkaf Murahhası Mehmet Münir’e yönettirmiş, “Cemaat Meclisini”n uzun yıllar onu kontrolü altında bulunmasına özen göstermişti. KKTC’de bugün bile Mevlit Kandili gecesinin ertesi günü, İngiliz Müstemleke döneminden kalma bir alışkanlıkla “dini tatil”dir

Yunanlı da şimdi Batı Trakya’da Türklere “Türklüğü” yasaklayıp “Zorla İslamlaştırılan yerliler” sınıflandırmasını uygun görmüyor mu?

En fazla “Azınlık okulları-dernekleri” terimini tercih etmiyor mu?

Neyin varsa kopar Gülsarı, vur kendini dağlara..

Deve boynu derisi içindeki saçlar tersine uzamadan….

“Mankurtlaşmak”tan yeğdir

Yorumunuzu Ekleyin

Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Benzer Yazılar

  • XHTML CSS RSS