Turgay Fişekçi - Kadınlar ve Erkekler
Haziran 11, 2008 - Genel
Televizyon haberlerinde sokak röportajları: Kadınlara soruluyor, erkeğinizin sizi aldatmasını mı yeğlersiniz, yoksa ölmesini mi? Bir ikircimli yanıtın dışındakilerin tümü, “Ölmesini” diye yanıtlıyor, “aldatacağına ölsün, daha iyi!”
Aynı soru erkeklere sorulsa, onlar da ağızbirliği etmişçesine aynı yanıtı vereceklerdir: “Ölsün daha iyi!”
Büyük kentlerde yaşayan, iyi kötü eğitimli insanlarımız da demek, “Ya benim olursun ya toprağın” sözüyle özetlenen duyarlığın egemenliğinde.
Hayatın karşıtı olan ölüm, bu denli kolay istenecek, özlenecek bir şey mi?
***
Birini sevmek, onun mutluluğunu istemekle başlamaz mı? Sevdiğinizin yokluğu ya da gidişi size acı da verse, onun mutlu olduğunu bilmek, buruk da olsa bir mutluluk duygusu uyandırmaz mı?
İçinde yaşadığımız sermaye düzeni yıllar boyu insanların iç dünyalarında o denli etkili olmuş ki, eşler, sevgililer, hayat arkadaşları da, tıpkı ev, araba, mobilya vb. gibi insanların kendi hayatlarına ilişkin “mal”lardan sayılıyor. Birlikte yaşadığınız bir insan için “benim” diye düşünmek, bencilliğin doruklarında bir aşama olsa gerek.
Yalnız eşler değil, yaşadığımız toplumda çocuklar da bu “mal” anlayışının kurbanları. Özgür bireyler olarak yetişmeleri gerekirken büyük ölçüde ailelerinin iyi, başarılı temsilcileri olarak yetiştirilme kaygısı içinde kalıyorlar. Kendi kişiliklerini bulan değil, ailelerinin övünç duyacağı niteliklerin önde olduğu çocuklar hedefleniyor.
***
Bu konularda çok kafa yormuş çağdaş düşünürlerden Eric Fromm, sermaye düzeninin insana dayattığı bu duyguyu, “ölümseverlik” olarak nitelendiriyor. “Bu kişiler, kendilerince adalet saydıkları şey uğruna ölmeye ve öldürmeye hazırdırlar.”
Ölümseverliğe karşı yaşam sevgisi nasıl geliştirilecek?
Bolluk içinde, adaletli, özgür bir toplumsal düzenle. Çıkar çatışmalarının değil, toplumsal paylaşım ve dayanışmanın egemen olduğu, insanların öteki insanlara sevgi ve iyilikle yaklaşabildiği bir toplumsal düzenle.
***
Yakınlarda yayımlanan bir roman, Jay Parini’nin Son İstasyon’u da (Çeviren: İlknur Özdemir, Merkez Kitaplar) temelde bu konuya ilişkin. Yeryüzünün gördüğü en büyük yazarlardan Tolstoy’un ölümünden önceki bir yılını anlatan roman, yazarın çevresindeki korkunç hesapların karabasana dönüşen atmosferini sergiliyor.
Toprak sahibi varsıl bir ailenin çocuğu olan, geziler ve okul yılları dışındaki bütün hayatını çiftliğinde geçiren Tolstoy, sahip olduğu zenginliğin verdiği mutsuzluğa dayanamaz. Topraklarını köylülere dağıtmak ister, ama ailesinin baskısıyla bu isteğini gerçekleştiremez. Ailesinin varsıl yaşamıyla kendi alçakgönüllü yaşamı arasındaki çelişkiden o denli rahatsız olur ki 82 yaşında gizlice evini terk etmek zorunda kalır. Küçük bir kasaba istasyonunda ölür.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından birini bile, eşinin mülkiyet tutkusu rahat bırakmamış bu dünyada.
Sermaye düzeninin insan kişiliğinde açtığı yaranın derinliğini varın siz düşünün!
Turgay Fişekçi
Cumhuriyet


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.