Hikmet Çetinkaya - Yaşam ve Dünya…
Haziran 08, 2008 - HİKMET ÇETİNKAYA
Son gölgelerde derin bir yazı yaşıyoruz artık. Durmadan yükselen Ay’ın altında yaşamın sığınağını arıyoruz…
Mario Luzi’nin, Dylan Thomas’ın ölümün kusursuzluğunu konuşuyor; Octavio Paz’ın “yum gözlerini yitir karanlıkta” dediği an, saydam gövdesini açan günü karşılıyoruz…
Kendimizi karanlık saatlere bırakıyoruz bazen…
Kendi etimize gömülüyoruz…
Ağaçların kuşattığı kıyıların üzerinde renk renk uçurtmalarımızla özgürlüğe doğru havalanıyoruz.
Tepeden tırnağa pişmanlıkları bir kenara itmek zamanıdır haziran, bilmiyoruz…
Sevgiyi yaşamla bütünleştirmek, pek fazla yorulmamak, uzatılmış şekerkamışlarından aşka dair umutlar yakmak…
Bir fincan kahve içmek istiyorsunuz…
Tek başına bir kıyı kasabasında uzun uzun denize bakmak bir akşam vakti.
Güneşin batışını seyretmek ve düş kurmak…
Oturup dostlarla konuşmak ardından…
Yazılmamış şiirleri, öyküleri, romanları yazmak…
Miguel Hernandez’in fışkıran denizi andıran türküsünde sevdiklerimizi unutmamak…
Sığmıyor yüreğimize sığmıyor…
Aslında göründüğü gibidir dünya…
Rastgele koparılmış bir gelincik olur bazen dünya; ağdan çıkmış bir balık; esen bir meltem; delik deşik edilmiş bir beden; Afrika kokan bir yoksulluk…
Savaş ve barış!..
Demokrasi ve özgürlük…
Sarı bir zambak, alev alev yanan bir gül…
Bir kadın ve erkek!..
Su kıyısında uyuklayan çocuklar…
Yaşamın ve dünyanın rengi hep aynıdır…
***
Mavi kanatlı bir kuş konsa yüreğimizin üzerine, nasıl değiştirirsiniz ansızın…
Yağmur yağsa, haziran güneşi ıslansa; gölgeler bahçesinde yıkansa rüzgâr; bir kız çocuğunun saçlarını uçursa…
Umut mudur o, sevinç mi, yaşam mı, dünya mı?
Güneş taşına bağlanmış bir ışık…
Düşsüz uykular, güneşsiz sabahlar…
Mavi yaprak sürgüsünden süzülen bir güvercin, Maltepe Zırhlı Tugayı Hapishanesi’nin mazgallarına tünese.
Bir görüş günü Selimiye Kışlası’ndan, Mamak Cezaevi’nden anılar toplansa.
Neden yorgunsun menekşem, neyin var senin?
Dışarıda o kutsal güzel hava…
İçerisi zifiri karanlık…
Yaşam ve dünya!..
Sen ve ben, hepimiz!..
Tutkularımız, sevinçlerimiz…
Hüznün adını öğrenemedik bu yaşa dek…
O bilinen türkümüzü söylesek yine, mırıldanarak da olsa…
“Sevda sevda eksik olan; bir şeyler bilseniz üzerine; adını anmaya cesaretiniz olsa…”
Sonra yollara düşsek…
Egito Gonçalves’in gece nöbetlerinden dönüşünü beklesek…
Uzun uzun düşünsek; doğruları ve yanlışları bir kefeye koysak…
Haykırsa bir ormanda, sesimizi insanlığa duyursak…
“Senin yansızlığını kullanıyorum,
ince yüzünü, duru güzelliğini
kapılar önünde yol gözleyenlere
kuşatma haberlerini iletmek için.
Çektiğimiz acıları anlatırsın onlara
saçlarımızı ağartan güç günleri;
duygularımızı anlatırsın, söylersin
saçlarına sakladığımız sözleri.
Anlatırsın onlara, beslediğimiz kini,
nasıl siperler kurduğumuzu çevremizde
-açlık ve acı gerçeklerine karşı
kurduğumuz o kun siperini.”
***
Son gölgelerde nasıl yaşıyoruz haziranı?
Umutsuz ve kaygılı…
Bir yüreğin dünya üzerinde dolaştığını düşünün…
Öfkenin çoğalması umut olur kimi zamanlar…
Gördüklerimiz, bildiklerimiz, yaşadıklarımız yazıya döküldüğünde rahatlarız…
Yapraktaki ve ottaki ateş, güneşin tırnakla yırttığı son mutlu pencere yaşamla çoğalan bir avluya bakar…
Ve söz biter o anda!..
Herkes susar!..
hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr
Faks numaramız: 02126 343 72 69
Hikmet Çetinkaya
Cumhuriyet


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.