İlk Kurşun Logo

Bakan Mehmet Şimşek İstifa Etmelidir!

» www.istifaetsin.com

Ali Sirmen - Sydney Pollack’ın Amerika Eleştirisi

Haziran 01, 2008 - ALİ SİRMEN

Ünlü Amerikan rejisör, prodüktör ve oyuncu Sydney Pollackı bu hafta başında, üretken bir sanatçı için erken sayılacak bir yaşta (73) kaybettik.

Aralarında Oscar, Emmy ve Altın Küre de bulunmak üzere birçok ödül kazanmış Pollackın eserlerini alt alta sıralasam bu sütun yetmez.

Doğrusu, ölümüne çok üzüldüğüm sanatçının bugün Amerikan Yaşam Tarzına (American Way of Life) getirdiği eleştirilerden söz etmek istiyorum.

Onu ilk kez 1969 yapımı Atları da Vururlarfilminde tanımıştım.

Büyük ekonomik kriz döneminde, umutsuz insanların katıldığı bir dans maratonu yarışmasını anlatan, düzenin bencilliğini, acımasızlığını, bireyin umarsızlığını çok güzel yansıtan bir kara filmdi. Bu film Gig Younga en iyi yardımcı oyuncu Oscarını kazandırırken Pollack yalnızca adaylıkta kaldı.

Film bitip ışıklar yandığında, tüylerim diken dikendi.

Kuşkusuz bu başarının ardında, aynı zamanda Amerikan Kara Romanının Dashiel Hummet ile birlikte en önde gelen iki kişisinden biri olan solcu Horace Mac Coyun da sağlam dokunmuş öyküsünün büyük payı vardı.

Atları da Vururlar, Pollackın filmografisinde o türden tek yapıt olarak kalsaydı, onu anmakla yetinir, ama Pollackın Amerikan yaşam tarzını kıyasıya eleştiren biri olduğunu ileri sürmekte biraz daha dikkatli davranırdım.

***

Ama onun bu tarzda başka yapıtları da vardı. Bunların başında, CIAnın yan kuruluşlarından biri için çalışan gencin başından geçenleri anlatan Akbabanın Üç Günü adlı filmi gelir. Kod adı Akbabaolan Joe Turner, CIA için öyküler derleyen bir bölümde çalışmaktadır. Bir gün öğle yemeği için hamburger almak üzere dışarı çıkıp döndüğünde bütün arkadaşlarının öldürüldüğünü görür. CIA, Joenun da aralarında bulunduğu grubun, senaryolarını hazırlarken, deniz ötesi petrol ülkelerinden birindeki kirli planın farkına vardıklarını düşünerek herkesi öldürmüş, Joe tesadüfen kurtulmuştur. Ondan sonra 72 saat sürecek bir kovalamaca başlar; Joe, biraz da tecrübesizliğinden kurtulur. Eğer profesyonel bir ajan olsaydı, öngörülecek davranışlarda bulunacaktı, ama onun kurallara uymayan davranışlarını öngörmek mümkün değildir.

Film, Joe ile seksiyon şefi Higginsin New York kaldırımlarındaki konuşmalarıyla sona erer. O sırada hemen biraz ötelerinde bir Hıristiyan kuruluşu olan Salvation Armynin üniformalı kadınları şarkı söylemektedir.

Higgins, CIAyı cinayet ve pis işlerle suçlayan ve bütün öyküyü New York Times gazetesine anlattığını söyleyen Joeya çevresindekileri göstererek şunları söyler:

- CIA bütün bunları bu insanlar için yapıyor, çünkü onların buna ihtiyaçları var.

Sonra da New York Timesın öyküyü basacağından emin olmaması gerektiğini belirtir.

Filmi basit bir polisiyeden çıkarıp toplumsal eleştiriye dönüştüren bu son bölüm, tesadüfen okuduğum, James Gradynin Akbabanın Altı Günüadlı orijinal kitapta yok. O sonradan eklenmiş ve yapıta yepyeni eleştirel bir boyut katmış.

***

Sydney Pollack, Faye Dunawayin oynadığı, bir ara Joe ile arasında kısa bir aşk ilişkisi geçen Kathy rolü için de bir söyleşide şunları söylemişti:

- Aslında o aşk ilişkisi inandırıcı değildi. Öyle bir ortamda aşk gibi insani unsurlara yer yoktur. Bunu ticari kaygılarla ekledik filme.

Sevgiye yer olmayan ortamın imkânsız aşkları içinde yer etmiş olmalı ki, Pollack, eski bir rodeocu rolünü yine Robert Redfordun oynadığı Electric Horsmanfilminde (1979) Jane Fondanın canlandırdığı gazeteci ile yaşanır gibi olan, ama hemen kesilen imkânsız aşkı anlatır. Evet, o yaşamda aşka yer yoktur.

Sydney Pollack, bana hep geçen yüzyılın otuzlu, kırklı, ellili yıllarının rejisörü Frank Caprayı hatırlatır. Capra ilk bakışta, sistemi eleştirir gibi görünür; filmlerinde, başlangıçta toplumsal eleştiri var gibidir. Ama onun yapıtlarında, sonunda Amerikan Rüyasıhaklı çıkar, onun erdemleri, iyi insanlar ve iyilik her zaman kazanır. Kısacası, Capranın toplumsal eleştirisi, sonunda sistemin iyiliğini anlatmak için bir uyutmacadan başka bir şey değildir.

Oysa Pollack, eleştirisinde sonuna kadar gider; açık kapı, kaçacak yer bırakmaz.

Sydney Pollackın 1990-91de çektiği (başrolde yine Robert Redford oynuyor) ve aslında Kazablancanın yeni bir versiyonu olan Havanada bile Batista Kübasının kokuşmuşluğu, altı fazla çizilmeden, ama net eleştirel biçimde ortaya konur.

Sydney Pollackın ölümünden sonra kanallarımızda filmlerinin oynamasını, gazetelerimizde onunla ilgili yazı ve incelemeler yayımlanmasını bekledim.

Ama beklediklerim olmadı. Galiba onu yeterince değerlendiremedik Sevgili.

Ali Sirmen

Cumhuriyet

Yorumunuzu Ekleyin

Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Benzer Yazılar

  • XHTML CSS RSS