‘Modern’ Merkez Bankacılığı Tartışmaya Açılırken - Erinç Yeldan
Mayıs 28, 2008 - ERİNÇ YELDAN
Merkez bankacılığının tarihi aslında belki 13. yüzyılın sonlarına, Venedikli tüccar ve kâşif Marco Polo’nun Uzakdoğu seyahatinden dönerken yanında “kâğıt para” desteleri getirdiği günlere değin uzanır. Para’nın altın, gümüş ya da benzeri değerli madenler yanında “kâğıttan” da üretilebileceği fikri Avrupa’da ticaretin hızlanmasına ve şehir ekonomilerinin canlanmasına öncülük eder. Zira ortaçağ Avrupası’nda ticaretin yeşermesi önündeki önemli engellerden birisi de kısıtlı olan altın ve gümüş stoklarına bağlı olarak para arzının, genişlemekte olan mal üretimine görece darlığıdır.
“Kâğıttan üretilmiş paranın piyasalara ne miktarda sunulması gerektiği” sorusu ise merkez bankacılığının ana sorunsalı olarak bugünlere değin ulaşır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Bretton-Woods sistemi Amerikan Doları’nın değerini altına, diğer dövizleri de dolara sabitleyerek, para arzının kontrolünü ulusal merkez bankalarına bırakır. Ancak sistem 1971’de doların altın standardından kopmasıyla çöker. Döviz kurları ve dolayısıyla ulusal paraların değeri artık piyasa “oyuncularının” beklentilerine ve kapitalizmin kumarhane masalarındaki spekülatif kararlarına terk edilmiştir. Döviz piyasalarındaki spekülatif işlem hacmi çığ gibi büyür ve 1980’lerin başında günde sadece 190 milyar dolar iken, 2000’li yıllarda günde 2 trilyon dolara ulaşır (Yıllık bazda dünya mal ticaretinin yaklaşık 70 misli).
***
Enflasyon hedeflemesi diye de anılan “modern” merkez bankacılığı kavramını bu ortamın gerçekleri altında değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Enflasyon hedeflemesi politikaları, 1990’larda önce Yeni Zelanda, ardından da İngiltere, Kanada ve Şili merkez bankalarının uyguladıkları yeni para politikalarının ortak adı olarak iktisat yazınına geçti. İlk önceleri söz konusu politikalar ile kastedilen, merkez bankalarının enflasyon tahminlerini ve uygulayacakları politikaları piyasa “aktörleri” ile paylaşması ve aldıkları kararları “şeffaf” olarak ilgili birimlerce paylaşması ilkesinden ibaretti. Finansal sermaye hareketlerinin serbestleştirildiği ve döviz kurlarında da dalgalı/yüzen serbest kur rejiminin benimsendiği bir ortamda, merkez bankalarının reel olarak uygulayabilecekleri herhangi bir politika aracı zaten ortadan kalkmış durumda idi. Bu şartlar altında merkez bankalarının bundan böyle enflasyona ilişkin öngörülerini piyasa “aktörleri” ile paylaşmaktan başka yapabileceği pek bir şey de kalmamıştı.
Şeffaflık, kredibilite, beklentilerin idaresi gibi kavramlar altına saklanan sözde bağımsız¸ ancak finans sermayesine bağımlı “modern” merkez bankacılığında “enflasyon hedeflemesi” kavramı böylece 1990’lı yılların sonuna gelindiğinde tartışmasız, “tek doğru” olarak ortodoks neoliberal makro ekonomi yazınında kabul gördü.
1980’den bu yana “başka alternatifimiz yok” ilkesi ile uluslararası finans şebekesinin ve IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların “tavsiyelerini” harfiyen yerine getirmeye koşullandırılmış olan Türk ekonomi bürokrasisi de, (IMF programının faiz dışı fazla, özelleştirmeler, ulusal tasarruflar yerine yabancı sermayeye dayalı yatırım gibi diğer unsurlarında da olduğu üzere) bu yeni para politikasını tartışmasız “doğru” olarak kabul ederek 2006 başında uygulamaya koydu.
Söz konusu anlayışa göre merkez bankalarının asli görevi fiyat istikrarının korunmasıdır. Bu görevi yerine getirmede kullanılacak biricik araç ise “merkez bankası faiz oranı”dır (Zira döviz kuru ve sermaye akımları zaten piyasa kararlarına terk edilmiştir).
***
Fiyat istikrarından başka hiçbir hedef ve sorumluluk taşımayan “modern” merkez bankacılığı sistemi 2000’li yıllara büyük bir özgüven içerisinde girdi. Artık bütün soruların yanıtları verilmişti: Merkez bankaları fiyat istikrarından başka hiçbir gösterge ile ilgilenmeyecek; sadece enflasyon hedeflemesi öngörülerini kamuoyu ile (siz finans sermayesi ve uluslararası derecelendirme kuruluşları diye okuyunuz) şeffaf biçimde paylaşacak; ve enflasyon belli bir eşiğin üzerine çıktığı anda da faizi yükseltecekti.
Ancak 2007’nin sonbahar aylarından bu yana küresel finans piyasalarında yaşanan çalkantılar bu ezberi bozmaya yetti. Amerikan konut ve vasıfsız kredi piyasalarında yaşanan spekülatif şişkinliklerin patlamasıyla birlikte ortaya dökülen sorunlar, “fiyat istikrarını sağlamış olmanın tek başına makro istikrarı sağlamaya yetmeyeceğini; döviz ve diğer menkul kıymet piyasalarında istikrar sağlamadan fiyat istikrarının da sağlanamayacağı” gerçeklerini tüm çıplaklığıyla ortaya koymuş oldu. (*)
Dolayısıyla, merkez bankaları kendilerini sadece fiyat hedefleri ile sınırlarken, aslında makro istikrarı sağlamak konusunda üzerlerine düşen görevi yerine getirmekten kaçınıyorlardı. Sadece fiyat istikrarı ile sınırlandırılmış bulunan bir para politikasının günümüz küresel finans ve döviz piyasalarındaki istikrarsız yapı altında başarılı olma olanağı da yoktu.
Bu gerçekler karşısında “yeni” para politikası seçenekleri üzerine sürdürülen tartışmalar, Amerika’dan başlayıp tüm küresel ekonomiye bulaşan finansal kriz dalgasıyla birlikte Amerikan merkez bankası FED’in “Merkez bankaları sadece fiyatları değil, aynı zamanda konut ve diğer varlıkların fiyatlarını da gözetmelidir” itirafıyla yepyeni bir aşamaya ulaşmış gözükmektedir. Bu tartışmanın odak noktasını ise eski FED başkanlarından Paul Volcker’in 8 Nisan’da yapmış olduğu bir söyleşi oluşturmaktadır: “En basit ifadesiyle, göz kamaştırıcı yeni finansal sistem -bütün son derece yetenekli çalışanları ve zengin ödülleri ile birlikte- piyasanın sınavında başarısız olmuştur”.
Bütün bu tartışmaların Türkiye açısından önemi büyüktür. Gerek Türkiye’de gerekse tüm dünya ekonomisinde enflasyonun kaynakları hızla değişmektedir. Uluslararası şoklara açık ve kırılgan yapısıyla Türkiye’nin uluslararası mal piyasalarından gelecek olası yeni enflasyon dalgalarına sadece faiz oranlarında günlük ayarlamalarla ve “Biricik sorumluluğumuz fiyat istikrarıdır” kör inancıyla karşı koyması olanaklı değildir.
____________________________
(*) Bu tespiti Yılmaz Akyüz Hoca’nın “Managing Financial Instability in Emerging Markets: A Keynesian Perspective” başlıklı makalesinden ödünç aldım. Makalenin İngilizce aslına Uluslararası Kalkınma İktisatçıları Birliği (IDEAs) web sitesinden ulaşılabilir: http://www.networkideas.org/featart/feb2008/fa29_Markets.htm
Erinç Yeldan
Cumhuriyet


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.