Ölüm, Süren Yaşam ve Kiraz Mevsimi - Ali Sirmen
Mayıs 25, 2008 - ALİ SİRMEN
Sevgili,
Mizyal Göreç, kardeş gibi yakınımız, can dostumuz Mısra İlden’in annesiydi.
O, aynı zamanda, bir zamanlar Galatasaray ve milli takımın ünlü basketbolcusu olan, daha sonra anlaşmazlığa düşünce ilkelerinden dolayı Sarı-Kırmızılı formayı çıkarıp Fenerbahçe Basketbol Takımı’nı yaratan, Türkiye’ye ilk kez, küçük kara tahta üzerinde, tebeşirle taktik çizme yöntemini getiren ünlü basketbol koçu merhum Samim Göreç’in eşiydi.
Bütün bu koordinatlar, Mizyal Göreç’i anlatmakta hem eksik kalıyor hem de haksızlık oluyor. Çünkü arkadaşımın annesi, aynı zamanda bizim de dostumuz olan, bu seksenli yaşlarında bile çevreye yaşam sevinci saçan, 84’üne kadar arabasına atladığı gibi şehirlerarası yollara kendini vuran, bu güzel, esprili, zarif hanımefendi, aynı zamanda başarılı bir iş kadını olan bir Cumhuriyet kızıydı, tıpkı dünürü Çanakkale’nin unutulmaz öğretmeni, genç yaşta yitirdiğimiz Handan İlden gibi…
Mizyal Göreç 1950’li yıllarda avukat olarak başladığı iş hayatında, çok kısa bir süre içinde Gübre Fabrikaları’nın ticaret müdürü olarak yöneticiliğe geçti.
Geçen yüzyılın ellili yılları, Türkiye’de iş yaşamında erkeklerin alabildiğine egemen olduğu, değil kadın yönetici, kadın avukatların bile parmakla gösterilecek kadar az bulunduğu bir dönemdi.
O dönemin iş kadınları, o erkek cangılı içinde savaşım veren birer kahraman, birer Cumhuriyet mucizeleriydiler.
İş yaşamına onun gibi avukat olarak başlayıp, ünlü bir sigorta şirketinde yöneticiliğe yükselen Mine Sirmen, çalışma yıllarında, arada değerli görüşlerine başvurduğu Mizyal Hanım’dan hep hayranlıkla söz eder, onun ne kadar konularına hâkim, ne yaman bir kişi olduğunu anlatırdı.
Mizyal Hanım, sanki bütün bunların farkında değilmiş gibi, şen kahkahaları, esprileri, fıkralarıyla bize neşe saçarak yaşadı, akranımız gibi davrandı ve bu haftanın başında da aramızdan ayrıldı.
Çarşamba günü defnedilirken mezarı başında biri Mizyal Hanım için,
- Keşke bir de torununun çocuğunu görebilseydi, dedi. Yitirdiklerimizin ardından bu “keşke”ler hiç bitmez. “Keşke” sözcüğünün bir kez bile dile getirilmediği hiçbir cenaze görmedim, diyebilirim.
“Keşke”, bir anlamda bütün ölümlerin erken ölüm olduğunu ifade eder. Aslında erken ölüm, gecikmiş, geç kalmış, Yahya Kemal’in deyimiyle, ölmeden önce ölmüş kişinin akıbetinden daha iyidir, bana göre. Neyse, yukarıdaki “keşke” temennisine, vakur bir şekilde ayakta durmaya çalışan Mısra İlden’den yanıt geldi:
- Yok, Evrim’ler iki hafta önce Almanya’dan gelip kendisini ziyaret ettiklerinde Nilgün’ün karnını yokladı, kulağını koyup dinledi. Torununla bir tür tanıştı.
***
Evrim ile Nilgün’ün iki ay kadar sonra bir kız çocukları dünyaya gelecek inşallah. Bütün bu konuşmaları izleyen Mine, dalgın bir iç çekişten sonra şunları söyledi:
- Yaşam ne tuhaf, birini gönderiyoruz bu dünyadan, biri de gelmeye hazırlanıyor…
Sonra ekledi:
- Doğacak olan kız, Mizyal Hanım’ın da genlerini taşıyacak. Ne garip, yaşam böyle sürüp gidiyor işte…
Evet, bir süreliğine, bizim de içinde bulunduğumuz yaşam, bizden önce olduğu gibi, bizden sonra da, bizden birer parçayı da içine alarak, böylece sürüp gidiyor işte…
Bu bir teselli mi bilmiyorum.
Mizyal Hanım yılın en güzel döneminde, “kiraz” mevsiminde öldü.
Kiraz mevsiminde bu en sevdiğim meyveyi tadar ve aynı adı taşıyan Fransız halk şarkısı “Le tempsdes cerises”i karga sesimi açığa vurmadan, iç kulağımla Yves Montand’dan dinlerim.
Bir kiraz mevsimi daha yaşıyoruz, getirdikleri ve götürdükleriyle birlikte. Daha kaç kiraz mevsimi yaşacağız dersin?
Biz, bir gün geçip gideceğiz, ama kiraz mevsimleri sürecek.
Avunmak ister misin Sevgili, bu nafile teselli ile?..
Ali Sirmen
Cumhuriyet


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.