Çağdaş Gençler Parti Programı Yazdı!
Mayıs 21, 2008 - BARIŞ ÖZEL
Kanadoğlu düzeltti, Zileli onayladı.
İlk Yayım Tarihi: 20.5.2008 Düzeltme: 3Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği(ÇYDD) 12. Gençlik Kurultayı 16-19 Mayıs 2008
tarihleri arasında İzmir’de yapıldı. İzmir Şubesi Gençlik Komisyonu’nun ev sahipliğinde* yapılan Kurultay, 16 Mayıs Cuma günü Şirince, Efes, Meryem Ana gezileriyle başladı.
59 ayrı şubeden 155 ve ev sahibi* İzmir Şubesi’nden 30 genç, gün sonunda 9 Eylül Üniversitesi Ürkmez Öğrenci Dinlenme Kampı’na yerleşti. 17 Mayıs sabahı Genel Başkan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın açılış konuşmasıyla başlayan bölümde, Dr. Erdal Atabek, Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş olan gençlere seslendi. Konuşmasının sonunda gelen soruların özetini yanıtlamayı reddeden Atabek, soruları tek tek isteyip her birini ayrı ayrı yanıtladı.
Atabek’in söyleşisinin ardından, 14 ÇYDD eşgüdüm bölgesine bağlı şubelerden gençlerin ortak çalışmasıyla, altı ayda hazırladıkları 14 ayrı konudaki bilimsel yazanak, “21. Yüzyılda Türkiye’yi yaratmak” ana izleğiyle Kurultay’a sunuldu. Her sunumun sonunda sorular alındı. Hararetli tartışmalar ve özgün katkılar dikkat çekti.
Bölgelerin seçtikleri birer temsilci ile oluşturulan Sonuç Bildirgesi Çalışma Grubu, 18 Mayıs 2008 akşamı sonuçları okudu ve tüm gençlerin oybirliğiyle Bildirge kabul edildi.
19 Mayıs sabahı İzmir Cumhuriyet Meydanı’nda çelenk koyma törenine katılan gençler, yorgunluklarını vapur gezisiyle atmaya çalıştı. Uzman bölgesel müzisyenlerin, zeybekler ve Roman havalarıyla coşturduğu gençlere, İzmir Şube Başkanı Gönül Kaya ve Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Ali Gürbüz de güvertede oyunlara katılarak moral verdi.
Saat 13.30′da DEÜ Sabancı Kültür Merkezi’ne gelen Çağdaş Gençler, İzmir Cumok ve birçok diğer demokratik kitle örgütünün çağrılarıyla toplanan yurttaşlarla, Prof. Dr. Türkan Saylan’ın yönetiminde “21. Yüzyılda Türkiye’yi Yaratmak” başlıklı panelde, Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Ümit Zileli’yi dinlediler.
Saylan açılış konuşmasında 21.Yüzyıl’a oldukça sağlam girebilen bir 20. Yüzyıl devriminin içinde bulunduğumuzu söyledi ve “Bunu bilsek de, bir kere daha, bir kere daha tekrarlayalım.” dedi.
Kanadoğlu, “Millet Egemenliği’nin İlk Adımı’nın 89. Yıldönümü’nde, Gençlik Bayramı’nda, hangi yaştan olursa olsun gençleri selamlıyorum.” diyerek konuşmasına başladı. Kurtuluş savaşımının kısa ve anlamlı bir özetinden sonra, Cumhuriyet’in laiklik, ulusallık ve hukuk kavramları üzerine inşa edildiğini ve bunlardan sadece birinde hafif bir oynamanın, temellerde sallantıya neden olacağını belirtti.
Kanadoğlu: Barrosso’nun Küstah Saldırılarının Benzerlerine Dünyada Hiçbir Ülke Hedef Olmamıştır!
Laikliğin evrensel bir tanımının olmadığına değinen Kanadoğlu, dış ülkelerin kendi görmek istedikleri laikliği bize dayatmaya çalıştığını iddia etti. Türk Laikliği’nin özgün yanının ‘dinin siyasete alet edilmesinin önlenmesi’ deyimiyle anlamını bulduğunu söyledi. Yürürlükten kaldırılan Yurda İhanet(Özgün adı: Hıyanet-i Vataniye) Yasası’nın ilk maddesinin bunu yapanların cezalandırılması olduğunun unutulmamasını gençlerden istedi. “Avrupa Birliği’nde, ne Türkiye’deki gibi amacı belli kadrolaşma vardır, ne de bir parti laiklik ilkesine aykırı eylemlerde bulunmayı aklına getirebilir.” diye sözlerini sürdürdü. Dışarıdan gazel okuyanların Türkiye’nin laiklik gerçeğini pekala bildikleri halde, kendileri için en uygun iktidarı elden kaçırmamak için gerçekleri göz göre göre çarpıttıklarını belirtti.
Demokrasinin kimilerince “İnsanoğlunun günümüze dek geliştirdiği yönetim biçimlerinin en iyisi” olarak nitelendirildiği, kimilerine göre “En az kötü olan” dizge olduğunu belirten Kanadoğlu, kendi düşüncesine göre demokrasinin şimdiye dek uygulanabilmiş kötü yanları en az olan yönetim biçimi olduğunu söyledi.
Emekli Başsavcı, ulusallığın aşındırılmasının etnik ayrılıkçılık ve ayrıca tarikatların,mezheplerin, şeyhlerin, hocaefendilerin türemesi gibi ulus devleti yıkabilecek sonuçlar meydana getireceğini söyledi.
Üçüncü önemli kavram olan ‘hukuk’un, ‘hukuk devleti’ ve ‘yargı bağımsızlığı’ ile Cumhuriyetimiz’de anlam bulduğunu belirten Kanadoğlu’nun “Bir ülkede Yeni Anayasa Taslağı, hiçbir yurttaşın fikri alınmadan önce ABD’ye gidiyorsa, Yargı Reformu adı verilen ve siyasi iktidarca hazırlanan bir yasa taslağı ulusun yargıçlarına, savcılarına, hukukçularına hiçbir şekilde açıklanmadan önce, AB komiserlerine sunuluyorsa o ülkede değil yargı bağımsızlığından, devletin bağımsızlığından sözedilemez.” sözleri salondan büyük destek gördü.
Yargı Reformu diye dayatılan yasa önergesinin, Anayasa Mahkemesi’nin sekiz üyesini Meclis’in seçmesini ve bir üyenin Sayıştay’dan geleceğini, zaten onun da Meclis’çe seçilmiş olacağını öngördüğünü, bunun yurdumuzda kırıntıları kalmış ‘yargı bağımsızlığı’na indirilecek ölümcül bir darbe olduğunu, tüm yurttaşların bu kalkışmaya karşı direnme hakları bulunduğunu özellikle belirtti ve ekledi “Kamuoyunun bu saldırılara engel olma hakkı vardır. Barrosso’nun yaptığı kadar küstahça saldırılara dünyada hiçbir ülk hedef olmamıştır.”
Kanadoğlu Sonuç Bildirgesi’nde Yeni Anayasa İstemini Eleştirdi
Kanadoğlu Kurultay Sonuç Bildirgesi’ni dinlediğini, eleştireceği noktanın demokratik hakları garanti altına alan yeni bir anayasa istemi olduğunu söyledi. “’82 Anayasası ister ‘Yargı bağımsızlığını tehdit ediyor.’ deyin, ister başka şartlar öne sürün, ‘82′ye hayır diyen bir kişi olarak yeni anayasa talebinizi oldukça tehlikeli buluyorum.” dedi. Fransa, İsviçre ve İspanyol Anayasaları’nın meclislere anayasayı baştan yapma hakkı tanıdığını, en son yapılan İspanyol Anayasası’nda ise şöyle bir önlem olduğunu belirtti: “Meclis Anayasa’yı yenileme kararı aldığı anda fesh olur, halk bir Kurucu Meclis seçer, yeni meclis Anayasa yapmaya yetkili olur.”. Hangi anayasa olursa olsun hiçbir anayasanın değiştirilemez maddeleri değiştirme hakkı tanımayacağını da vurguladı. Bu dönem, TBMM’nin bir anayasa yapmaya yetkili olmadığını, bunu iktidar sahiplerinin de bildiğini ancak seçim utkusunun sarhoşluğu içinde böyle bir işe giriştiklerini söylemesi salonda büyük bir alkış tufanına neden oldu.
Türkiye’de devletin saydamlığı kavramının tersten işletildiğini, devlet yönetiminin gizli olmasından da kötü olmak üzere, Yargı’nın iç yazışmaları ve iddianamelerin hukuksuz bir biçimde sızdırıldığını, hatta açık Basın Yasası çiğnemeleriyle gazetelerde yer alabildiğini söyledi.
Kanadoğlu, Dünya’nın ‘çoğulculuk’un, ‘çoğunlukçuluk’a dönüşmesinin sonuçlarını acı deneyimlerle yaşadığını belirtti. Birleşmiş Milletler, 1948 İnsan Hakları, 1966 Siyasi Haklar Bildirgeleri ve 1936 deneyiminden(Hitler’in iktidarını mutlaklaştırması) sonra çıkan ‘mücadeleci demokrasi’ kavramının hep aynı amaçla tasarlandıklarını söyledi. Birdenbire yurdumuzda Venedik Komisyonu Ölçütleri‘nin gündeme geldiğini, şiddet, yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı mahkum eden bu ölçütleri anlamak gerektiğini söyledi.
“Şiddet iki türlü olur: Maddi cebir, manevi cebir. Manevi cebir deyince ilk akla halefim, Sayın Başsavcı Yalçınkaya’ya yapılanlar gelebilir.” diyen Kanadoğlu, “‘Öyle bir karar olmalı ki, istikrar bozulmasın, herkes oh desin.’ sözlerini söyleyen TBMM’nin değerli Başkanı, bari kararı yazıp üyelere verseydi.” deyince şiddetli alkış aldı ve şöyle devam etti:
“’Yargıç tarafsız olmalı’ sözünü Sn. Kılıç söylüyor. Bu söz kendi kastetmediği anlamda doğrudur. Evet, bir yargıç özel yaşantısıyla şüphe yaratmamalıdır. Bir yargıç iktidar partisi milletvekilleriyle kebapçı açılışlarına katılmamalıdır, doğrudur ancak, kendi kastettiği anlamda bir tarafsızlık sözkonusu olamaz. Devletin bölünmez bütünlüğüne ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı girişimlere karşı yargıç tarafsız olamaz. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yargıcı, her zaman demokratik ve laik çağdaş hukuk devletinden yana taraf olmak durumundadır.”
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın dünyada hukukçu olmayan tek Anayasa Mahkemesi Başkanı olduğunu ve seçim yöntemi kendi mahkemesi tarafından iptal edildiğine göre, görevinden istifa etmesi gerektiğini belirten Emekli Başsavcı, halefi Abdurrahman Yalçınkaya’nın şimdiye kadar görülmemiş baskılara ve saldırılara, hem Hükümet, hem yazılı ve görsel basın, hem de yurtdışından AB komiserleri, Avrupa Parlamentosu Başkanı gibi kişilerce maruz bırakıldığını söyledi. Barosso, Lajendik gibi adları ve onların yerli işbirlikçilerini şiddetli bir şekilde kınadı. Bu sırada destekleyici seslerin yükselmesi, artan alkışlar, salondaki havayı iyice yükseltti. Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın açıklamalarıyla, Hükümet’e saklı biçimde destek verdiğini anlattı. Mustafa Kemalci ve aydınlanmacı gençlerle ve aynı görüşteki yurttaşlarla dolu salon, bu sözlerle bir oturdu bir kalktı.
Zileli: “Bu Bir Sonuç Bildirgesi Değil Parti Programıdır!”
Ümit Zileli konuşmasında Türkiye’deki çarpıklıkları ve ahlaksızlıkları gözler önüne serdi. “Herkes rüşvetten meşrebine[1] düşeni alıyor.” sözleri dikkat çekiciydi.
Sonuç Bildirgesi’nin birçok parti programından daha uzmanca olduğunu belirten Zileli, “Hatta bu bir manifestodur!” dedi. Bu bir programsa uygulama alanı bulması için hangi şartların gerektiğini irdeledi ve şöyle bir öneri listesi sundu:
-
Önce bu İktidar def edimeli! Tabii işbirlikçileri ile beraber.
-
Milli Hükümet kurulmalı ve Milli İktidar başa geçmelidir.
-
İlk amaç: Aydınlanma Devrimi’mizi tamama erdirmek olmalıdır.
-
Çürüyen herşey söküp atılmalı, altmış yıllık Karşıdevrim’in yarattığı yıpranma yok edilmelidir. Karşıdevrimlerin en başarılısı 12 Eylül yargılanmalı ve tasfiye edilmelidir.
Zileli reçetenin ardından şu sözleri söyledi: “Biz bunu, bu gençlerle mutlaka yapacağız. Bundan hiçbir şüphem yok.”. Evet, bu noktada aldığı alkışı ve salonun coşkusunu sözler zor betimler. Alkışın ardından, hiçbir ülkede her bireyin bilinçli olmasının mümkün olmadığını, sayısını çeşitli şekillerde kestirebildiği ve niteliğini yıllardır tanıyarak bildiği Mustafa Kemalci aydınlık yurttaşların dörtte birinin ayağa kalkmasının herşeyi halledeceğini sözlerine ekledi.
Zileli, halkımızın da Karşıdevrim’e katıldığını üzülerek kabul etti.1950′nin demokrasi olmadığını şimdi ise daha da geride olduğumuzu söyledi. Tehlikeyi tanımanın şu durumda kimseye yetemeyeceğini, zamanın geçtiğini ve 2008′in “Zararın neresinden dönsek kârdır.” demenin yılı olduğunu belirtti.
Kapanış Bölümünde Yurttaş Soruyor…
Kapanış bölümündeki sorular, katkılar ve eleştiriler de ilginçti. İçlerinde özgün olanlar dahi vardı. Panel yöneticisi ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan, gençlerin manifestosunun Uğur Mumcu Ağabeyleri’ne layık olduklarını kanıtladığını, ayrıca bu panelin “Biz bize” eleştirisini ilk kez yıkabilen bir katılımcı profiline sahip olduğunu söyledi.
Yurt çapındaki eşitsizliklere vurgu yapan Saylan’ın “Bize bir şey yutturmuşlardı, ‘Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüz’dü. Hayır, gitmediğiniz görmediğiniz hiçbir yer sizin olmuyor.” Bu söz özellikle eşitsizliklerin mağduru her bölgeden gençlerce ayakta alkışlandı. Bu konuda Kinyas Kartal adlı kişinin marifetinden yıllar sonra “Köy Enstitüleri gomanistlikten kapanmadı, onları biz ağalar kapattık.” itirafını hatırlattı ve bu felaketin Aydınlanma’nın tamamlanmasına en büyük engel oluşturduğunu ve Karşıdevrim’in büyük bir utkusu olduğunu söyledi.
Sendikaların her zaman muhalif olması gerektiğine de değinen Saylan, ’sarı sendika’, ’sağ sendika’, ‘hükümet yanlısı sendika’ gibi kavramları anlamakta güçlük çektiğini belirterek örgütlenmenin önemi üzerindeki sözlerine geçti. “Biz asılız, siz vekilsiniz.” sözlerinin, her dönemde milletvekillerini kızdırdığını ancak bunun farkında olunması gerektiğini söyledi. Arnavutköy’de oturduğunu ve oradaki örgütlülükleri sayesinde üzerlerine üçüncü köprüyü yaptırmadıklarını söyledi.
Dr. Erdal Atabek’in iki gün önce gençlere anlattığı ‘mücadeleci demokrasi’ kavramına eklemlenmesi için bir kişinin kendine bile belli etmeden çıkarı doğrultusunda seçim yapmasının, “Bana ne SSGSS’den, benim özel sağık sigortam var.” demesinin mümkün olmadığını vurguladı. Başını örtmeden önce kendisine bazı kadınların gelip “Hocam, yanlış anlama, işimde yükselmek için başımı örteceğim.” dediğini bunun ahlak sahibi insanlar için kabul edilebilir bir davranış olmadığını söyledi.
Kendi konuşmasını Saylan şöyle tamamladı: “İstiklal Marşı’mız “korkma” diye başlar, korkmamalısınız, başınıza bir iş açılmasından korkmamalısınız. Hukuku bu ülkede herşeye rahmen oturtacaksınız! Barışçıl savaşımımızı sürdürelim, silahsız ve hakaretsiz…”
Saylan, izleyicilerden ‘Korsan bildiri gibi olmasın.’ şartıyla istediği katkı ve soruları panelcilere yönlendirdi. İlk soru bir demokratik kitle örgütü platformundan Hızır Murtazaoğlu’ndan iki maddeli olarak geldi:
-
Doğruluk ayrı, yaymaca[2] ayrıdır. “Parti kapatma Avrupa’da yok.” düşüncesi halk arasında yaygındır. Sayın Kanadoğlu aksini halka yaymak için ne yapabilir?
-
Manifestonun öznesi yok.
Kanadoğlu, “Siyasi partiler olmadan demokrasi olmaz.” sözünün doğruluğunu onayladı ancak siyasi partilerin Anayasa hükümlerine uygun davranmaları gerektiğini vurguladı. Devletin bütünlüğü, ulusallığı ve Laik Cumhuriyet aleyhine, ‘hukuk’un üstünlüğünü kaldırmaya çalışan siyasi partilere, hangi anayasanın evet diyeceğini sorgulayarak, “Siz evet der misiniz?” diye sordu. Tüm salon tek sesle yanıt verdi: “HAYIR!”
Emekli Başsavcı, ‘Türkiye siyasi partiler mezarlığına döndü.’ iddiasının dayandırıldığı sayıların gerçeği yansıtmadığını, sadece sekiz partinin ‘Devletin bütünlüğüne veya laiklik ilkesine karşı eylemlerin odağı olmak’ suçları nedeniyle, geri kalanların ise zamanında kurultay yapmamak, adres değişikliğini bildirmemek gibi uygulayımsal[3] nedenlerle kapatıldığını açıklığa kavuşturduktan sonra, konuya noktayı şu sözleriyle koydu: “’İlk sivil anayasa’ tanımı da koskoca bir yalandır. ‘21 ve ‘24 Anayasaları bizim ’sivil’ anayasalarımızdır.”
Zileli ise ETA’nın siyasi kanadı Herri Batasuna’ya karşı İspanya ve Fransa Yargıları’nın davranışlarına, Avusturya’da ırkçı Hayder’in hükümet kurmasına tüm AB ülkelerinin karşı çıkmasıyla, Türkiye’ye ve AKP’nin Kapatılma Davası’na yaklaşımlarının tam bir karşıtlık içinde olduğuna dikkat çekti. Bu insanların Türkiye’ye gelince hac yeri gibi önce Diyarbakır’a inmelerinin de anlamlı olduğunu söyledi.
Yayılmacı yanlısı yazarlardan Con Nesbit’in ‘Dünya bin ülke olsun.’, işbirlikçilerinden bir Türk gazetecinin ise ‘Türkiye Türkler’e bırakılamayacak kadar önemli bir yurttur.’, 1990′ların ilk yarısında Hantingtın’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ adlı yapıtında ‘Bırakın artık şu Kemalcilik’i. Bu ideoloji ile küreselleşmeniz olası değildir.’ dediğini hatırlatan Zileli, Avrupa’nın din savaşlarını neredeyse beş yüzyıl önce yaşadığını ve artık dinin devletin varlığını tehdit etmesi olgusunun onlar için bir sorun oluşturmadığını belirtti.
“Hollandalı bir rektörün ‘Yugoslavya dağıldı, gitti. Türkiye hala nasıl ayakta duruyor, anlayamıyorum.’ sözleri ilginçtir. Tito Bağlantısızlar’ın öncüsü bir Yugoslavya kurmuştu, yaşamının son günlerinde kendisinden sonra olabileceklerin farkına vardı, ancak önlem almak için artık geç kalmıştı. Tito öldü, Yugoslavya darmadağın oldu, 250.000 insan Avrupa’nın göbeğinde yaşamını kaybetti.
20. yy devrimlerinden geriye bir tek Mustafa Kemal kaldı. Doğu’ya gittiğinizde üzerine hâlâ tezler yazıldığını görürsünüz. Emperyalizmin[4] üçüncü büyük dalgası Küreselleşme’dir. Emperyalistlerin Ortadoğu planlarının önündeki en büyük engel Türkiye’dir. Bizler çok önemli bir ülke olduğumuzun farkında değiliz.
Fukuyama ‘Tarih bitmiştir.’ dediğinde inananlar olmuştu. Doğu Bloku yıkılınca artık Küreselleşme tamamlanacaktı ancak çok geçmeden bu tezin yanlışlığı, çok daha kanlı yeni bir dönemin başlaması ile kanıtlandı.”
Bir katkı da Çağdaş Gençler’den geldi. İzmir Şubesi Gençlik Kurulu’ndan Gül Kabacaoğlu, panelcilerin aktardığı, halkın “Elimizi taşın altına koyacağız ama taş nerde?” sözüne “Taş biziz!” diye yanıt verebileceklerini söyledi.
AB’ye Evet mi, Hayır mı?
Bir izleyici panelcilerin AB üyeliği konusundaki görüşlerini açıklamasını istedi. Her iki panelci de olumsuz görüş bildirdiler. Prof. Dr. Saylan konunun açıklığa kavuşması üzerine araya girmedi. Bir ay kadar önce kendisine başka bir ortamda sorulan benzer soruya, bu küstah saldırılardan sonra AB’yi savunmanın olanaksızlaştığını belirtmişti.
Ulusal Hükümet’in İlk Üç İşi
Söz alan dördüncü yurttaş, adı Levent olan bir beyefendiydi ve kurulacak Ulusal Hükümet’in ilk üç işini sordu. Zileli soruya alışıldık biçemiyle üç maddede yanıt verdi:
-
Devlet kadrolarından bütün pisliklerin hiçbir acıma duygusu taşınmadan temizlenmesi.
-
Eğitim: İvedilikle tarikat, sömürge okulu uygulamalarının darmadağın ettiği eğitim birliğinin ve Ulusal Eğitim’in yeniden sağlanması.
-
1 Mayıs olaylarından sonra Hükümet’in “İkinci Ordumuz gücünü gösterdi.” diye övündükleri malum gizli yapılanma, birinci maddedeki yöntemle tasfiye edilmelidir.
Kanadoğlu, gerçekçi temellere oturtulmadıktan sonra, hiçbir planın hayalden öteye geçemeyeceğini belirtti. Halkını iyi tanımanın her yurttaşın ödevi olduğunu ancak bunun da yeterli olmadığını, ulusallığın kaybının getireceği kötü sonuçların halka bildirilmesi ve halkın bilinçlendirilmesi gerektiğini vurguladı ve bu zor çabadan gençliğin yılmayacağına emin olduğunu söyledi.
Prof. Dr. Ayşe Yüksel: “Bu sene lütfen yazlığa gitmeyin.”**
Son sözü, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğretim üyelerinden, kendiliğinden İstanbul’dan Van’a göç etme kararı alan ilk akademici olan Prof. Dr. Ayşe Yüksel aldı ve şunları söyledi:
“Belki hepimiz bu salonun coşkusunu unutacak ve bir ay sonra yazlıklarımıza gideceğiz. Eğer bu Yurdun tehlikede olduğuna gerçekten inanmışsanız lütfen bunu yapmayın. Anadolu’nun güzelliklerini bilmeden daha çok tatil yerlerini tercih ediyoruz. Anadolu’muzda bizi bekleyen çok iş var. Bir kadın olarak başka bir kadının eğitimine katkı sunmalıyız, bunun için gönüllü olmalıyız. Hem de yurdumuzu şimdikinden çok daha iyi tanımış olacaksınız. Bu sene lütfen yazlığa gitmeyin. Tatil yerine ülkemizin aydınlık geleceği için gönüllü çalışmalarda bulunun.
Size bir örnek vermek istiyorum; Van’ın göçle oluşan bir mahallesinde yaptığımız kadın eğitimlerinin işe yarayıp yaramadığını dinleyici kadınlarımıza sorunca, onlardan biri filozof gibi yanıt verdi. ‘Bu eğitimlerle siz bizim boşluklarımızı dolduruyorsunuz.’ dedi. O zaman bizi onlara bilgi taşıyalım diye bekleyen kadınlara gidelim. Saygılar sunuyorum.”
Panel büyük bir devrimcinin bu anlamlı istem ve gözlemleriyle tamamlandı. Gençler salonu terk ederken, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” savsözünü hep bir ağızdan haykırdılar, bunun ardından ise Gençlik Marşı her yaştan gençlerce coşkuyla okundu.
Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar…
…
Sert adımlarla her yer inlesin, inlesin!
Son yorumum şudur: Ben böyle 19 Mayıs görmedim, bunu görse görse Ulu Önder Mustafa Kemal ve o gün orada bulunanlar, tam 89 yıl önce görmüştür.
* Düzeltme[1]: ÇYDD İzmir Yönetim Kurulu Üyesi ve Gençlik Komisyonu Eşgüdüm Sorumlusu Berkan Mahlıçlı’nın düzeltmesidir: “Biz ev sahipliği kavramını kabul etmiyoruz. Bu ülke hepimizin olduğuna göre, bir bölgeden diğerine gelmiş bir kişi öz vatanında ve evinde sayılır. Konukluk sözkonusu olmayınca, ev sahipliğinden de söz edilemez. Evet, Yurdumuzda konuk olanlar vardır ancak bu kişiler, doğruyu bildikleri halde yanlışı yayanlar, sahte dindarlar, Ulusumuz’un yargıçlarına ve savcılarına saldıranlardır. Saygılarımla…”** Düzeltme[2]: Sayın Prof. Dr. Ayşe Yüksel’in düzeltmeleri tırnak içinde ilgili bölümdedir.
Düzeltme[3]: Sayın Sabih Kanadoğlu’nun konuşmalarının aktarımındaki yanlışlıklar düzeltildi.
[1] Meşrep: Yaradılış, huy [2] Yaymaca: Propoganda [3] Uygulayımsal: Teknik [4] Emperyalizm: Yayılmacılık
Barış Özel
İlk Kurşun



Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.