Ekonomik Kriz ve Bankalar - Öztin Akgüç
Mayıs 16, 2008 - CUMHURİYET, ÖZTİN AKGÜÇ
Ekonomik olayları ekonomik nedenlerle açıklama bilgisine, etiğine, tutarlılığına sahip olmayanlar, bir ekonomik kriz, daha hafif bir sözcük kullanalım, ekonomik sıkıntı, olumsuz gelişmeler karşısında günah keçisi ararlar. Günahı kendi politikalarında, sağgörü, bilgi, yetenek, beceri eksikliklerinde, eski sözcüklerle basiret, dirayet, liyakat noksanlarında arayacaklarına, kendileri ile ilişkili olmayan bir dış nedene bağlamaya çalışırlar.
Türkiye’de ekonomik göstergelerde kötüye gidişe, ekonomik hedeflerin çok gerisinde kalışa, ileride yaşanacak sıkıntılara bir kılıf, bir günah keçisi aranmaktadır. Zaman zaman uluslararası gelişmelere yollama yapılmakla beraber; AKP aleyhine açılan kapatma davası, bankaların tutumu, TC Merkez Bankası’nın faiz politikası, kötü ekonomik gidişin, yaşanabilecek bir krizin nedenleri olduğu yönünde kamuoyuna aşılama, telkin yapılmaktadır.
Bankalar, yurtdışında da ülkemizde de sanki yaşanan ve yaşanacak ekonomik krizin sorumluları arasında gibi gösterilmeye çalışılıyor. Şöyle bir yakın geçmişe baktığımızda, gerek 1994, gerek 2000-2001 krizinin sorumluluğu bankaların üzerine yıkılmış; 1994 yılında üç bankanın faaliyeti durdurulurken, 2001 krizi sonrası 20’yi aşkın banka TMSF yönetimine alınmıştır.
Bu köşede savunulmaya çalışıldığı gibi bankalar, ekonomik bunalımların ana nedeni değil, tetikleyicileri, çoğu kez de bunalımların şiddetlendiricileridir. 1994 krizini, neoliberal politikaların yanı sıra cari işlemler ve bütçe açıkları büyürken faizlerin düşürülmesi hazırlamıştır. 2001 krizine de IMF’nin dayatmaları doğrultusunda döviz kurunun çapa olarak kullanılması, bir tür sabit kur politikası izlenmesi, parasal genişlemenin TC Merkez Bankası’nın dış varlıklarında artışa bağlanması; TCMB’nin iç varlık artışının sınırlandırılması; bankaların, kamu kesiminin finansman açıklarını fonlayacak kurumlar gibi kullanılması bunalımın ana nedenini oluşturmuştur. Bankaların kötü yönetimi, bankaların döviz pozisyon açıklarını kapatmak üzere hızlı döviz alımları, 2001 yılında TCMB’nin devalüasyon öncesi 5 milyar USD üstünde döviz satışı da bunalımı şiddetlendirmiştir.
Bankaların sağgörülü, doğruluk, dürüstlük ve sosyal sorumluluğu esas almaya yönelik etik ilkelere uyularak yönetilmeleri gerekir. Yalnız bankacılık kitapları değil, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun “Etik İlkeler” kenar başlığını (matlabını) taşıyan 75’inci maddesi de böyle yazıyor. Ancak uygulamada bu ilkeler ve kurallar pek dikkate alınmıyor, kısa sürede yüksek kâr açıklama tutkusu; başarının kısa sürede yüksek kâr açıklamasıyla ölçülmesi, bankaların önemli bir bölümünün özel holdinglerin denetiminde olması, yabancı sermayeli bankaların ana merkezlerinin isteği doğrultusunda yönetilmeleri, kamu bankaları atamalarında partizanlık, cemaat, tarikat baskıları ya da bağlılıkları, bazı banka yöneticilerinin cabbar, zorba iktidarlarla iyi geçinme kaygıları, bankaların akılcı, etkin, kurallara uygun biçimde yönetilmelerine olanak vermektedir.
2008 yılında da bankalardan bunalımı derinleştirici, şiddetlendirici etkiler, uygulamalar gelebilir. Bu bağlamda kredilerin donma olasılığı, bankalara nakit faiz geliri sağlayan kredilerin azalması (bankacılık diliyle non performing kredilerin artması) likidite riskinin artması, bankaların bilanço içi döviz pozisyon açıkları, sendikasyon kredilerinin yenilenmesinde (roll over) karşılaşılabilecek güçlükler, en azından maliyet yükselişi gayri nakdi krediler ve türev ürünleri nedeniyle bilanço altı risklerin varlığı, bankaları potansiyel tehlike haline getirmektedir.
Banka kredilerinin yaklaşık üçte biri, geniş anlamda tüketici kredisi niteliğindedir. Tüketici kredileri, kullanıcılarının gelecekteki gelirleri ile geri ödenir. Türkiye’de reel ücretlerin gerilemesi, işsizlik oranının yükselmesi, ekonomide yavaşlama tüketici kredilerinde sorun yaşanacağının göstergeleridir. Ayrıca Türkiye’de banka kredilerinin yüzde 40’ından fazlası, kredi müşterilerinin binde 5’i tarafından kullanılmaktadır. Büyük kredi müşterilerinin birkaçında bile yaşanabilecek geri ödeme güçlüğü, bankaları zor duruma düşürebilir.
Bankalar, bankacıların negatif dengesizlik (negative gap) olarak nitelendirdikleri riski taşıyor. Bankalar, kısa süreli değişken faizli borçlanıp, bu tür kaynakları, sabit faizli varlıklara yatırdıklarında, negatif dengesizlik yaratmaktadırlar. Negatif dengesizlik, faizlerin yükseldiği dönemlerde, likidite riskini arttırdığı gibi, bankalarda zarara da neden olabilmektedir.
Bankaların açık pozisyonları, kurların yükselmesi durumunda bankaların kârlarını olumsuz yönde etkileyeceğinden, bankaların döviz alımları da kurda yukarıya doğru oynamaya yol açar.
Bankaların bilanço içi ve bilanço altı riskleri, kuşkusuz ekonomi açısından potansiyel tehlike oluşturmaktadır. Ancak bankalar günah keçisi olmamalıdır. Yaşanan ve yaşanacak olumsuzluklar, izlenenen ekonomik politikaların uzun süreli doğal sonucudur.


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.