PİŞMANLIĞIN SONU-Ahmet GÖKSAN
Mayıs 08, 2008 - AHMET GÖKSAN
Annan’ın belgesinin karşılıklı olarak referanduma sunulmasının üzerinden koskoca bir dört yıl geçti. Aradan geçen sürede karşı taraf ektiği arpaların hasadı ile uğraşıyor. Kendi açılarından yol aldıklarını söylemek de olasıdır.
Karşı taraf yol alırken, belgeye ‘Evet’ diyen Kıbrıs Türkleri, bırakın yerinde saymayı, gidişi izlemekle yetiniyor. Türkiye’deki siyasetçilerle birlikte oluşturdukları koro ile referandum öncesi verilen sözlerin tutulmadığının türküsünü çığırıyorlar. Bu kısır döngü içinde de gezinip duruyorlar.
Yeni çözümler üretmekte kısırlık çektiklerinden olacak, Annan’ın belgesine saplanıp kalıyorlar. Kaldı ki, bu belgenin çözüm için geçerli bir veri olmadığı da kabul edilmektedir. Karşı tarafın bile yok saydığı bir belgeyi görüşme masasında tutmak kadar anlamsız bir yaklaşım olamaz.
Karşı taraf, 08 Temmuz’da imzalanan bir belgeyi görüşme zemini olarak kabul etmektedir. Ki bu belge, Annan’ın belgesine rahmet okutacak cinsten bir belgedir.
İnsani konuları görüşmek üzere masaya oturan taraflar, karşı tarafın istekleri doğrultusundaki söz konusu belgeyi imzaladılar. Her fırsatta bilinen isteklerini, bu belge ile bir kez daha dikte ettirmişlerdir.
Son yapılan başkanlık seçimi sonrasında, yönetimin değişmesi ile umutlar bir kez daha yeşertildi. Dıştan bakılınca böyle kabul etmek olanaklıdır. Kazın ayağının hiç de öyle olmadığı kısa sürede ortalık yere çıktı. Eskisi ile yeni seçilen arasındaki fark, sadece söylem farkıdır. Papadopulos dikine konuşurken Hiristofyas konuları incelterek konuşmaktadır.
Burada yaşamsal önemdeki bir konuya da değinmek durumundayız. Kıbrıs sorununa ilişkin politikaları, Rum Ulusal Konseyi belirlemektedir. Başkan olarak seçilen kişi kim olursa olsun, fazladan yetkisinin olmadığının unutulmaması gerekiyor.
Rum Ulusal Konseyi diye bilinen bu kuruluşta, Kilise başta olmak üzere tüm siyasi partiler birlikte temsil edilmektedirler. Doğal olarak da belirlenen politikaların uygulanmasını da denetlemek bu kurulun görevleri arasındadır. Bu nedenle çözüme ilişkin olarak bu gerçek doğrultusunda umutlu olamıyoruz.
Rum siyasetçiler, işin özünü gözden kaçırmadan kendi seçenekleri doğrultusunda konuşmayı yeğlemektedirler. Belirlenen politikaların dışına çıkanların siyasetin de dışında kaldıklarının sayısız örnekleri yakın geçmişte dahi yaşanmıştır.
Aradan geçen dört yıllık sürede kırılmış plak gibi sürekli olarak, verilen sözlerin tutulmadığı biliniyor. Söylemlerin hepsinin doğru olduğu konusunda kuşku duymuyoruz. Bu söylemlerin çözüme ne katkısının olduğunun da sorgulanması gerekiyor.
AB üyesi ülkelerin Kıbrıs adası üzerindeki değişik çıkar ve hesapları olduğu da biliniyor. Buna karşın Ortadoğu’ya egemen olmak isteyen Amerika ve Rusya’nın da eklenmesi ile sorunun çözülmeme nedenleri kendiliğinden ortalık yere çıkmaktadır.
Diğer yandan günümüze dek 7 kez yapılan çözüm arayışlarından, yukarıdaki nedenlerle sonuç alınamadığını söylemek olanaklıdır. 21 Mart’ta başlatılan görüşmeler, 8. tur olmaktadır. 2008 yılı sonuna dek sorunun çözüleceğinin beklentinse girmek fazla iyimserlik olsa gerek.
Adanın çevresinde zengin doğalgaz ve petrol yataklarının olduğu biliniyor. Doğu Akdeniz’e ve yeraltı zenginliklerine sahip olmak isteyenlerin çıkarlarının da çakıştığının unutulmaması gerekiyor. Bu konuda bazı ülkelerle ikili anlaşmalar yapılmıştır.
Yapılan bu anlaşmalar, 1959/60 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmalarına aykırıdır. Bu anlaşmalardan amaçlananın ise, tüm adanın egemeni olduğunun kanıtlanmak istenmesidir. Böylelikle hem içte hem de denizdeki egemenliklerini pekiştirmiş olacaklardır.
Aynı şekilde ada çevresinde münhasır ekonomik bölgeler ilan edilerek anlaşmaların yapılmış olması, uluslararası hukuk kurallarını yok saymaktır. Türkiye’nin bu gidişe dur demek gibi bir yükümlülüğü olduğunu anımsayıp gereğini yapması gerekiyor.
AB, Amerika ve İngiltere’nin bu konunun, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik hakkı olduğunu ve uluslararası hukuka uygun olduğu” yaklaşımları, kendi çıkarlarını pekiştirmeye yönelik bir davranıştır.
Annan’ın belgesinin geçersizliğinin üzerinden geçen 4 yılda, sorunun çözülemediği noktada bulunuyoruz. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti garantörlük hakkını kullanarak inisiyatif almak durumundadır.
Kıbrıs’ın Türkiye için ulusal bir dava olduğu kabul edilmelidir. Yurdumun siyasetçilerinin bu noktada kısır çekişmeleri bir kenara koymak gibi bir yükümlülüklerinin olduğunu söylemek ve Ulusal davaya yakışacak çalışmaları yapmaları gerektiğini yinelemek istiyoruz.
Yapay gündemler yaratarak zaman yitirmenin anlamsızlığı her geçen gün daha da belirginleştiği günlerden geçiyoruz. Görüş ayrılıklarını bir köşeye koyup kaymakta olan zeminin durdurulması gerektiği unutulmamalıdır.
SEVGİ ile kalınız…


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.