Yargıtay Başkanı‘ndan Geciken Adalete Eleştiri - Orhan Birgit
Mayıs 07, 2008 - ORHAN BİRGİT
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, bir sempozyum için gittiği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin başkentinde, yargı sisteminin iş yükünden sıkıntısı olduğunu yineliyor. Yargıtay’a yılda 1 milyonun üstünde dosyanın geldiğini söyleyerek bu durumu, “dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir rakam” olarak açıklıyor.
Gerçeker’in hemen herkes tarafından bilinen şikâyetleri arasında anayasal sistemde var olan güçler ayrımına son zamanlarda özen gösterilmemesini çağrıştıran kimi eleştiriler de var. Ayrıntıya girmiyor ama; sanırım bilinen çevreler tarafından sık sık kullanılan “yargıçlar hükümeti” türünden suçlamalara güçler ayrımına özen göstermeyen ve her sorunu iktidarda olan erkin arkasındaki oy oranı ile çözmek isteyenlere de örtülü yanıtlar veriyor.
Başkan, “kuvvetler ayrılığı ilkesinin sağlıklı olabilmesi için mutlaka yargı bağımsızlığının olması gerekir” diyor. Ama bununla da yetinmeyerek bu görüşünü güçlendirmek amacıyla şöyle devam ediyor: “Yani bağımsız bir yargıda yürütmenin, yani hükümetin etkisi olmaması lâzım.”
Sayın Gerçeker’in bu uyarı anlamındaki sözleri bir genellemeyi mi içeriyor? Yoksa özellikle Başbakan’ın 3 Mayıs günkü Milliyet’te yer alan o, “Danıştay saldırısında bütün kanıtlar Ergenekon’u gösteriyor” açıklamasında saldırı davasını karara bağlayan Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne yönelmiş olan şifreli siteme yüksek yargının tepkisini mi?
Yanıtı okurların değerlendirmelerine bırakarak Gerçeker’in Yargıtay’da çoğalan işgücü ile ilgili sözlerinin asıl anlamını aramayı sürdüreyim.
Yılda 1 milyon dosyayı karara bağlamakla yükümlü olan yüksek yargı, elinde olmayan nedenlerle adalet dağıtımını geciktiriyor. Oysa geciken adaletin adalet olamayacağını en iyi bilmesi gerekenler de yine adalet mensupları değil mi? Yani yargıçlar ve savcılar. Yargıtay Başkanı, yargıya güven olması için yargının iyi çalışmasının üstünde duruyor.
Söz buraya gelmişken dünkü Hürriyet gazetesinde yer alan bir yargı haberini büyüteç altına alayım.
11 aydır adalete hesap vermek için beklemek(!)
Ünlü, ama doğrusu benim ne olduğunu tam olarak anlayamadığım Ergenekon soruşturmasının 41 tutuklu sanığından ikisinin 11 aydan bu yana kaldıkları Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nden getirilerek yeniden sorgulandıkları ile ilgili bir haber bu.
Çok partili yaşama geçilmesinden bu yana İnsan Hakları alanında hâlâ sorunlar yaşayan bir ülkenin bireyleri olarak her zanlının bir an önce yargıç önüne çıkmasının kişinin en doğal hakkı olduğunu 2008 yılında bile bir yazının konusu yapmak, hepimize acı vermelidir.
Ben 6-7 Eylül olaylarında Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin yöneticileri olarak İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından tutuklananlar arasındaydım.
Adı üstünde sıkıyönetim; yani demokratik hakların ve yasaların askıya alındığı olağanüstü bir dönem. Harbiye Askeri Cezaevi’nde sorgusuz sualsiz yatıyoruz. Bizimle görüşmeleri caydırıcı önlemlerle engellenen avukatlarımızdan gelen haber doğrultusunda ortak bir telgraf ile durumumuzu CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye duyurduk.
Sıkıyönetimin uzatılması için TBMM’de yapılan görüşme sırasında rahmetli İnönü, kürsüye çıkmış ve “Hikmet Bila, Orhan Birgit, Hüsamettin Canöztürk, Nedim Üstdiken ile arkadaşlarından bir telgraf aldım. En masum insan hakkını kullanmak istiyorlar. Yargı önüne çıkmak istiyorlar” demişti.
İsmet Paşa’nın bu uyarısı, etkisini gösterdi. Yargılanma sürecinin başlamasına hız verildi. O zamandan bu yana, bu “en masum insan hakkı”na niçin duyarlı olunması gerektiğini, kendi özgürlüğü açısından test etmiş bir kişi olarak özellikle savunuyorum.
Türkiye, elbette ABD’nin 11 Eylül sanıklarına reva gördüğü Guantanamo düzeninin uygulandığı bir ülke değildir ve olamaz. Söz konusu soruşturmanın yürütülmesinde görev alan savcı sayısı yetersiz ise, o eksikliği tamamlamak, özellikle Adalet Bakanlığı’nın görevi olmalı, zanlıların içinden yargı aşaması sırasında aklanacak; ya da tutuklu kaldıkları süreden az ceza alacaklar karşısında o hep övünerek söylediğimiz “hukuk devleti” olma tutkusu kâğıt üzerinde kalmamalıdır.
Devlet hiç mi pardon demez?
Biz Türk vatandaşları, devletimizin herhangi birimiz için acımasızca uyguladığı o özgürlüklerimizi kısıtlama önlemlerinden sonra, yargı önünde aklanmış olmayı yeterli mükâfat olarak kabul etmeye öylesine alışmışız ki… Özellikle politik davalarda, haksız yere elimizden alınmış olan özgürlüğümüz için hesaplaşmayı nedense hep öteki dünyaya bırakıyoruz.
Başbakan, bu Ergenekon soruşturması için konuşmalarında adeta özel bir şifre kullanıyor. Olayı sıradan bir çete girişiminin ötesinde rejime yönelik sağlam altyapısı olan büyük bir tehdit olgusu gibi sunmaya özen gösteriyor. Kendisine yakın olan ve özel bir akşam yemeği masasında birlikte söyleşme imtiyazına mahzar kıldığı gazeteciler de, bizim gibi konunun cahili duyarsız meslektaşlarını eleştiri hedefi yapmayı alışkanlık haline getiriyorlar. Belki de, özellikle bu iki nedenle, ben de artık bu 11 aydır süren soruşturmanın, bir an önce dava aşamasına gelmesini merakla bekliyorum.
Hem de öyle bazı çevrelerin “Bu davanın açılması ağustos ayını bulur” demelerinin altında özel bazı anlamlar da aramadan…
Faks: 0 216 302 82 08 obirgit@e-kolay.net
Orhan Birgit
Cumhuriyet


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.