‘Ayaktakımı’, ‘Milli İrade’ ve Taksim-Muzaffer İlhan ERDOST
Mayıs 03, 2008 - Genel
Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) Başkanı
lkenin laik ufkunu tarikatların kararttığı kentte, Siirt’te, “milli irade”yle özdeşleştirdiği 16.5 milyon seçmenin “demokratik, laik, sosyal hukuk devletine inanarak AKP’ye oy verdiğini” söyleyen Erdoğan, Ulusal Egemenlik Bayramı’nda, 23 Nisan’da, aynı seçmeni, yani “milli irade”yi, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı Taksim’de kutlamak istediği için “ayaktakımı” olarak nitelemişti. Erdoğan, öyle anlaşılıyor ki “Kanlı Pazar” olarak tarihe geçmiş bulunan, 16 Şubat 1969′da, Taksim’de, ilerici ve devrimci gençliği, kolluk güçlerinin desteğinde ve denetiminde pusuya düşürerek kitlesel katliam gerçekleştirmiş olan, sokak serserilerinden ve kabadayılardan oluşan lümpen proletaryayı, yani o günkü adıyla “Cihat Ordusu”nu, devrimci işçi sınıfının yerine koymuştu.
Hitler de, “kendi anlatımıyla”, “aşağı tabaka”dan gelmiş, “ayaktakımı” arasında yetişmişti. 2 Ağustos 1934′te, oyların yüzde 88′ini alarak iktidara gelmiş (Hitler Bana Dedi ki, s.149) ve kendisini iktidara taşıyan “çoğunluğun, yalnız aptalları değil, hain ve alçakları da temsil ettiğini; bomboş olan yüz beynin akıllı bir adamın yerini alamayacağını” savlıyordu (Kavgam, s. 87 ). Bu, yalnız Hitler’in değil, Almanya’nın da sonunun başlangıcı olmuştu.
“Ayak” ve “baş” tartışması, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Taksim Meydanı’nda kutlanmak istenmesi üzerine başlatılmıştı. İşçilerin sorunu ise “ayakların baş olması” sorunu değildi, ayaklar zaten baştı. Çünkü her demokratik sistemde olduğu gibi, başlar ayak, ayaklar baştır. Sorun, ayak ve baş sorunu değil, geleneksel kölelikten özgür kölelere dönüşmüş bulunan emekçilerin, tek bir sınıf olarak ekonomik haklarını demokratik kurallar içerisinde dayatma ve kazanma sorunuydu. Temsil edenlerin gücünün, emekçilerin kendi öz güçleri olduğunu duyumsatma sorunuydu da…
Peki ama ne istiyordu emekçiler, niçin istiyorlardı Taksim’i?
Onların Taksim’i istemelerinin derine inen nedenleri ve anıları vardı.
1 Mayıs 1977′de, gladyosuyla, CIA’sıyla, Amerikalı uzmanların iç savaş, sabotaj ve suikast eğitiminden geçirdiği “komando”larıyla, özel birimleriyle, işçi sınıfı, toplu olarak bir kez daha pusuya düşürülmüş; morga götürülemeyenler, Gayrettepe’de ve Sansaryan Han’da kanlı olayların tertipçileri olarak sorgulanmışlardı.
İşçi sınıfı, otuz yıl sonra bugün, sınıf olarak düşürüldüğü yerden doğrulmak istediği için istiyordu Taksim’i. Otuz yıldır çiğnenen kanların, çiğnenen onurlarının artık çiğnenmesini istemiyor. Bunun için istiyordu Taksim’i.
Uluslararası sermayenin buyruğuyla emeğin ulusal gelirden aldığı payı aşağı çekmek için 24 Ocak kararlarını imzalayanlardan; 24 Ocak kararlarını uygulayabilmek için parlamentoyu feshedenlerden; parlamentoyu feshedebilmek için darbe ile iktidara oturanlardan; darbe ile iktidara oturmak için darbeye toplumsal ortam hazırlayanlardan; darbeye ortam hazırlamak için bu ülkenin aydınıyla, emekçisiyle altı bin insanını birbirine kırdırmış olanlardan hesap sormak istediği için istiyordu Taksim’i. 12 Eylül öncesinde olduğu gibi emekçi halkın, laik-antilaik, Alevi-Sünni, sağcı-solcu olarak, dahası etnik boyutuyla birbirine kırdırılmak istenmesine karşı, sınıfı bölerek ulusun bölünmek istenmesine karşı, sınıfı bölerek ülkeyi paylaşmak için pusuda bekleyen uluslararası sermayeye karşı, tek bir sınıf, ulusun tek işçi sınıfı olarak istiyordu Taksim’i.
Erdoğan, başbakan olarak Taksim’e izin verir miydi, istese verebilir miydi?
“Ülkeyi pazarlamakla mükellef” bir başbakan olarak, pazarlanmış, satılmış ve satılmayanı satılığa çıkarılmış bir ülkenin başbakanı olarak, Taksim’i, 1 Mayıs’ta, özgürlük ve bağımsızlık türküleriyle süsleyecek olan işçi sınıfına istese de verebilir miydi, verebilecek miydi? Dün, umarız yanılmış olalım, diye yazabilirdik.
Bugün değil!


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.