İlk Kurşun Logo

Önemli Duyuru

Gazetemiz 31. sayıdan sonraki sayıları İnternet üzerinden ücretsiz olarak yayımlayacaktır. 2009'dan itibaren basılı yayın durdurulacaktır. Bilgilerinize sunarız.

Aboneliklerle İlgili Duyuru

Gazetemiz abonelik sistemini de durdurmuştur. Bundan sonra yeni abone kabul etmeyecektir.

Muhtemel Kriz Önlenebilir mi?-Fahri Yurtsever

Nisan 30, 2008 - Genel

Dünyada kriz algılaması, borsaların çöküşüyle; bizde ise, doların bir günde birkaç misline fırlaması ile başlar. Oyuncak borsada ne olursa olsun, dolarda yukarı hareket olmadığında korkulacak birşey yoktur. Bundan ötürü, bugünlerde ortalarda dolaşan kriz laflarına kimse itibar etmemektedir. Ekonomistlerimiz ise, ne olabileceğini tam kestiremediklerinden mi, yoksa psikolojik tetikleyici suçlamasından korktuklarından mıdır bilinmez, ‘cari açık büyük tehlike yaratıyor ama şimdilik endişeye mahal yok’ nutkuna devam ediyorlar.
Daha ileri giderek, büyüyen bir ekonomide cari açık vermeyi doğal karşılamak gerektiğini söylüyorlar. Ki, yanlış sayılmaz. Kuramsal olarak, GSMH nın yüzde 3 üne değin bir cari işlemler açığı sürdürülebilir kabul edilir. Buna karşın, büyümenin cari açık doğurması, paralel gitmesi gibi zorunluluk yoktur. Örneğin, Çin-Brezilya ve başka ülkeler ciddi fazla vererek yüksek büyüme oranları göstermektedirler.
Dünyanın endişesi, ABD başta batıdaki mali sektörün problemlerinin, piyasaları çökerterek reel sektöre aksetmesi veya birleşerek bir genel ekonomik krize dönüşmesidir. Buralardan gelecek verilere herkes pür dikkat kesilmiştir. Yavaşlama-durgunluk diye ifade olunan, 2007 son ve bu yılın ilk çeyreğinin verileri, büyüme rakamları umutsuz bir tabloya işaret etmektedir. Yükselme eğilimine girmiş enflasyonun, eksi büyüme ile birleşmesi felaketin ayak sesleri olarak duyulacaktır.
Enflasyon korkusuna rağmen, paradoksal bir biçimde, mali sektörü kurtarmak ve ekonomiyi canlandırmak gayesiyle piyasaya para sürme kararını en acil çare görüyor ve uyguluyorlar. Doğrudan halkın cebine para koyarak, alışverişler üzerinden ekonomiyi canlandırsınlar gayesiyle ABD de paketler açıklanıyor. Faizler anormal biçimde aşağı çekiliyor. Avrupa hareketsiz kalırken; ABD büyüme mi, enflasyon mu mecburi tercihinde, büyümeden yana tavır alıyor. Ki, bu tercih yeni değildir. Bugün mortgage krizi denilen olayın aslı, 2000 yılların başlarına dayanmaktadır. Durgunluğu aşmak amacıyla, bol keseden ‘eşik altı’ tabir edilen krediler dağıtılarak, inşaat-emlak piyasasıyla ekonomiye gaz vermek amaçlanmış, usulsuz-yolsuz işlemlere göz yumulmuştur. Şimdiki durum, başladığı yere daha ağır geri dönmektir.
Buna sebep, doların arkasındaki asıl güç olan üretim üslerini Asya’ya kaydıran ABD’nin; tüketim ekonomisine dönüşmüş, ücretlerin düşmüş, işsizlik ve yoksulluğun artmış olmasıdır. Bu kriz, ABD nin krizidir. 1929 bunalımından daha ağır, bir çöküntüye doğru ilerlediğine şüphe yoktur. Dünyayı, azalmış bulunan payı ve etkisi kadar etkileyecektir. Amerika için, geri ödeme zamanıdır. ABnin kısmi etkilenmesi öngörülebilir.
Biz ise çok rahatız, ekonomi tıkırında modundayız. İnsanın neresi ağrırsa canı orada olurmuş misali, gelişmelere kayıtsız, cari açığı nasıl sürdürürüz, küresel likitide daralırda sıkıntıya düşermiyiz derdindeyiz.
Cari açık kaynaklı olası krize tedbir olarak, 09.Nisan tarihli Hürriyet’te, Ege Cansen-Ücretler mi Düşsün, Faizler mi ve Erkan Kumcu-Üretimde Verimlilik Artışı Şart başlıklı köşe yazılarında, reel-ücretlerin daha da düşürülmesi gerektiğini ileri sürüyorlar.
Tavsiyeleri, buyurun buradan yakın dedirtiyor.! Zira, ABD’de yaşanan finansal krize, birde ekonomik kriz eklenir ve Avrupa’ya sıçrar ise, dış ticaretimiz tümden çuvallayacak yani dış ticaret açığımız daha artacak, cari açık hepten başını alıp gidecek, kapatılması büyük olasılıkla mümkün olmayacaktır. Olağanüstü artan emtia fiyatlarının yükünün de eklenmesiyle, işler arapsaçına dönecektir. Buna birde, cari açığın çok önemli bir bölümünü kapatan, doğrudan yabancı sermaye girişi içinde anılan özelleştirme gelirlerinde ve hatta turizm gelirlerinde, bu yıl yaşanabilecek düşüşleri eklersek dolaşan kara bulutları görmemek için kör olmak gerek.
Madem böyle ise, bu beylerin bunları görmüyor olmaları mümkün değil ise, bu önerileri neye dayanıyor.?
Beraberinde, bu beylerin önerileri, pek sevdikleri batının cari önlemleri ilede uyuşmuyor. Zira, yaşanan finansal krize, birde ekonomik kriz eklemek istemeyen, durgunluktan paçayı sıyırmak gayesiyle, bir seri piyasa düzenine aykırı tedbire başvuran batılı devletler, enflasyonu azdırmak pahasına piyasaya para pompalarken; neo-liberal batı devlet müdahalesine girişmişken; ne hikmetse bizim devletin iktisadına yön veren ulema, çıkışı niçin yine ücretlerin düşürülmesinde arıyor.? Talepte daralmanın süreceğini belirtiyor, umut buluyor.!
Akla yatkın olan, dünyada ne olursa olsun, bizim havamız yerinde olsun, IMF proğramı devam etsin istiyorlar.
Buna rağmen, bu kesimin iki itibarlı iktisatçısının arasında bir fark göze çarpıyor. Sonucu itibarıyla önem arz etmesede, üzerinde durulması gereken önemde bir yöntem farklığıdır. Kumcu, emek maliyetinin -doğrudan- daha aşağı çekilmesini, ‘verimlilik artışı şart’ sözleriyle ileri sürmekte ve geçen birkaç senenin boşa harcandığını, yolun sonuna gelindiğini iddia etmektedir. Buna aşırı bol ‘uluslararası sermeye akımlarına güvenmenin’ yol açtığını ve artık ‘yapısal reformları savsaklama olanağı kalmadığını’ yazmaktadır. Yapısal Reformlar sihirli kavramının, yabancı yatırımcılar için ‘yatırım ortamını iyileştirmekten’ başka bir muhteva taşımağı aşikardır.
Cansen ise, ‘ücretler mi düşsün, faizler mi’ şeklinde bir ikilem sunmaktadır. Merhamet izlenimi veren bu ikilemde, yazısı dikkatle irdelenir ve tersinden okunur ise, faizleri düşürmenin de neticede ücretleri -nispi- düşürmenin aracı olarak sunulduğu anlaşılacaktır. Cansen’in -gayet güzel başlayan başlardaki sunumu ve sanki- faizlerin düşürülmesi ile, ücretlerin düşürülmesinin birbirine alternatifmiş gibi görünen sorusu, Kumcu’nun önerisi ile aynı sonucu amaçlamaktadır.
Sn.Cansen; ‘katma değeri yaratan esas faktör emektir’ esasından hareketle; ‘Cari açığın gerisinde değerli ulusal para, onunda gerisinde yüksek faiz vardır. Cari açığın yarattığı riski azaltmak için.. katma değer ihracatının artması şarttır. Halbuki Türkiye’de katma değerin büyük kısmını oluşturan emek maliyeti dövizle ölçülünce ‘rakip ülkelere’ kıyasen yüksektir. Bu durumda katma değer ihracatını artırmak için ya ücretler düşürülecek, yada.. faizler düşürülecektir.’ demektedir. Faizler düşürülürse, ‘döviz fiyatı çıkacaktır.’ Bu durumda döviz cinsinden ücretler düşmüş, birim maliyet içinde payı azalmış, dolayısıyla ürün ihracatta fiyat rekabet şansı yakalayacaktır.
Peki o halde, bu soruya niçin ihtiyaç duymuş, ‘çetin mesele-zor zaman’ olarak nitelemiştir?
Açıkki, Sn. Cansen Sn. Kumcu’nun tersine faizler düşürülebilir mi şıkkını tartışmak istemektedir.Kumcu, uluslararası sermayenin ve IMF nun sadık memuru gibi önerilerde bulunmaya devam ederken; Cansen bu yolun çıkmaz sokak olduğunun farkında, yön değiştirmenin ‘çetin kararsızlığını’ duyurmaktadır. Faizlerin düşürülmesi gerekliliğini ve aynı zamanda imkansızlığını bilmenin açmazı içindedir. Ücretleri, MUTLAK veya REEL düşürmeyi rasyonel bulmamaktadır.

Doğrusu, bu önerme-ler denenmiş ve derde deva olmamıştır. Turgut Özal’dan beri uygulanan, İhracata Yönelik Ekonomi Modeli denilen de bundan başka bir şey değildir. Namı diğer, IMF reçetesi Kemer Sıkma Politikası veya Sıkı Para Proğramı. Ta Özal’dan beridir uygulanan, ilk zaman adına 24 Ocak Kararları denilen ‘mucize formül’. Yeni makyajlarla, küreselleşme argümanlarıyla desteklenen, kaçınılamayacağı iddia edilen ‘ekonomik model’ bundan başka bir şey değildir.

Ücretleri düşürürsen, iç talep daralır. Üretici-sanayici, düşük maliyet sonucu dışarıyla rekabet imkanı bulur ve iç talep kısılmasının zorlamasıyla beraber ihracata yönelir. Serbest kur rejimi diyerek, kurda beraberinde yüksek tutulursa ki, bu öncelikle bir yüksek devalüasyonu da gerekli kılar, ithalatı frenler. Cari açık azalır, giderek kapanır, sonrasında fazla verir, kalıp önermesidir bu.. Bu model ihracatı artırırken, enflasyonu da düşürmeyi hedeflemekte ve bir ayağını yüksek faiz uygulaması oluşturmaktadır. Böylece, piyasadaki para harcamaya değil, tasarrufa yönelecektir. Tasarruflarda, girişimciyi-sanayiciyi finanse edecektir. Mantığı, düşük faiz piyasada likidite bolluğu, likidite bolluğu harcama, harcama enflasyon artışı demektir. Yüksek enflasyon ise, daha yüksek faiz sarmalı..
Oldukça tutarlı görünen bu model, işlememiştir. Evet, ihracatta ciddi artışlar sağlanmış, ama ithalattaki artışın önü alınamamış, özellikle son yıllarda cari açığın istikrarlı bir şekilde artışı süregelmiştir. Niye diye sorulur, çok kısa yanıtlanırsa, uluslararası işbölümü buna izin vermemiştir. Yüksek faiz ise, girişimciyi kredilendirecek yerde, ilk yıllarda milleti soymaya; şimdilerde ise cari açığı kapatma vesilesiyle, birilerine servet transfer etmeye yaramıştır.
İşlememesinin sorumluluğu, bugüne değin hep hükümetlere yıkılmış, proğramın bütününe sadık kalmadıkları yada sonuna değin sabredemeyip bozdukları şeklinde suçlanmışlardır. Oysa, son proğram 9 yıldır aralıksız ve tavizsiz IMF kontrolunda yürütülmektedir. 2001 Şubat krizi bu sıkı kontrol altında başımıza gelmiştir. Halen, paramız milyon değer yitirmesine rağmen, net ihracatçı bir ülke olamadığımız gibi; ithalata ve sıcak paraya bağımlılığımız, uyuşturucu bağımlılığını aratmayacak boyutlara ulaşmıştır.
Mevcut sistem içinde çare arayan Cansen’in, aynen ABD de FEDin amaçladığı gibi, faizleri düşürme önerisinin arkasında; üretimi ve ekonomiyi canlandırmak, düşen büyüme trendine tersine ivme kazandırmak yatıyor olsa gerekir. Büyüme düşme eğilimine girmişken, cari açığın hala artıyor olması hiç hayra alamet değildir. İki, borç anapara ve faiz miktarıda anormal şekilde artmaktadır. Bu yüksek faizin getirdiği yükün taşınmasını artık mümkün görmüyor olmalıdır.
Ancak, bu zamanda -konjoktürel- uygulama şansı hiç yoktur. İçinde bulunduğumuz yıl için 45 milyar dolar cari açık öngörülürken faizleri düşürmek; zaten temkinli hale gelmiş ‘uluslararası sermaye akımının’ gelmemesine, gelmiş olanın belki ülkeyi terk etmesine yol açacaktır. Ki, küçük çaptada olsa, Kasımdan beridir bir çıkış mevcuttur. Böylesi bir gelişme, cari açığın finanse edilememesi -mali kriz- demektir. Eğer, kapıya ‘BUGÜN ÖDEME YOK’ tabelası asmayı göze alamıyorsanız; faizleri aşağı düşürüp, döviz kurunu yükseltme seçeneğinin yanından bile geçemezsiniz. Zor zaman, zor karar espirisini bundan dolayı sarf etmiş olsa gerektir. Haklıdır.!
Mevcut ‘oyun alanı’ içinde her çözüm, iki ucu boklu değnektir. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık bir sarmal döngüye bağlanmıştır.! Damarımıza sürekli takviye edilmesi gereken kan, USD DOLARıdır. Faizlerdeki 1 puanlık fark bile, yıllık artı-eksi 2 ila 2,5 milyar dolara denk düşmektedir. Cari açığı ‘finanse etmek’ adına muhtaç olduğumuz yüksek faiz, cari açığı besleyen ana unsurlardan birine dönüşmüştür.
Bu ahval ve şerait içinde ne yapılabilir.? Hükümet, olası kötü gidişe-çöküşe nasıl müdahale edebilir.? Halihazırda, hükümetimizin reel-ekonomiyle alakası bulunmamaktadır. Olmadığını herkes bilmektedir. Piyasa mekanizmasına terkedilmiştir. Diğer yandan, istesede ekonomiye müdahale edemez. Çünkü, müdahale araçlarından yoksundur, müdahalede bulunabilecek organlarsa kendisine bağlı değildir. Bütçe disiplinini sağlama -maliye- dışında, bütün mali ve ekonomik araçları, IMF-DB ve ‘uluslararası aktörlere’ terk etmiştir.
Bununla birlikte, müdahalede bulunmak isterse tepetaklak gideceğini bilmektedir. Dayatılanın tersine müdahale ederse, cari açığı finanse edemeyecek, kan nakli duracaktır. 70 cente muhtaç olacak, maaşlar-borçlar ödenemeyecek, ithalat yapılamayacak, kıtlık-kuyruklar baş gösterecek, sendikalar ayaklanacaktır.!
Eğer, hükümet süreci kendiliğine bırakmaktan vazgeçmeye niyetlenirse, önünde tek seçenek vardır: O seçenek, cari açık sorununu ve dış ticaret dengesizliğini kökünden halledecek, hızlı kesin radikal yürekli kararlar alabilmektir. Onların oyun sahasının dışına çıkmak, çareyi para politikalarında değil, tarımda-sanayide üretimin geliştirilmesinde bulmaktır. Çok zor ve sıkıntılı olacağı şüphesizdir. Kaldı ki, 03 Kasım seçimlerinden sonra, şartlar çok uygundu. Bu şansı kullanmış olsaydı, nispeten rahat atlatılabilirdi.
Ancak, hükümetin kararını çoktan verdiği anlaşılıyor. Asılacaksan, İngiliz sicimiyle asılacaksın ‘atasözüne’ harfiyen uyuyor ve ‘deliğe süpürülmemek’ için ‘Küresel Efendilere’ boyun eğiyor. Uluslararası yatırım bankası Merrill Lynch’te hazırlanmış bir memur geliyor, ekonominin-hazinenin başına oturuyor. Eşi Amerikan, kendisi İngiltere vatandaşı, hazineden sorumlu devlet bakanı 22 Temmuz’da piyangodan çıkıyor. Milletin temsilcisi! olarak kabinede yer alıyor. İlginç ve niye.?
Niyesine, ülkemizde 2001 krizine benzer, dövizde ani çıkış ve bu çıkışa binaen genel panik beklememek gerektiğini söyleyerek başlayalım. Bu iddiaya, 1-ABD ve ekonomilerden bağımsız, dünyada hareket eden bir finansal ve sinai sermayenin varlığı, 2-Ülkemiz ekonomisi ve mali piyasaların büyük oranda yabancılaşmış bulunması, 3-Hükümetin, dışarıdan olağanüstü destek görüyor oluşu dayanak oluşturmaktadır. Bu yabancılaşma, büyük çaplı ani bir döviz çıkışını olanaksız kılmasada, çok zorlaştırmaktadır. Öte yandan, varlıkların bir bir el değiştirme süreciyle, döviz girişi devam etmektedir. Şirketler ve sektörler bazında, bir kesim halihazırda kriz içindeyken, diğer kesim ve yerleşik yabancı orta-büyük-dev şirketler karlılıkla boy göstermekte, yerlileri devralmakta ve gitgide sektörlere, ekonomiye hakim olmaktadırlar. 500 büyük sanayi şirketi sıralamasındaki yerleri ve milli gelire katkı oranları, dış ticaret hacmi içindeki yabancı ve yabancı ortaklı şirketler payı, bu durumu tespit etmektedir.
Yine, borsa, finans-bankacılık ve sigortacılıktaki büyük payları, ‘piyasa yapıcı bankalar’ içindeki ağırlıkları, mali sektördeki yerleri ve hakimiyetlerinin göstergesi olarak kabul edilmelidir.
Ülkemizde, bir kesim sürekli baharı-lale devrini yaşarken; diğer bir kesimin ve büyük kitlelerin sürekli bunalımda olduğu; kırılganlık, belirsizlik denilen ’sürekli bir kriz ortamı’ içerisinde bulunduğumuz da herkesin ortak kabuludur. İkili bir ekonomik yapı oluşmuştur. Bu yapının bir tarafında, sanki ülkeden bağımsızcasına yabancılar ve dolar milyarderleri yer almaktadır. Bu kesimde kriz sözkonusu olmadığı ve olmayacağı gibi, kestane kebaptır. Ülke için ise, bu gidiş normal seyrinde devam ederse, kısa vadede değil ama, sürecin büyük bir çöküşle-harap bitap sonuçlanacağı da bilinmelidir. Çakallar krizi fırsata çevirmeyi bilirler, “Kural olarak, yatırımcılar için en iyi satınalma fırsatı kriz ortamlarında ortaya çıkar.”

İşte, Mehmet Şimşek’in, ‘borçlar idaresi’ için gönderilmiş olma ihtimali bu noktada kuvvetlidir. Cari açığı çeviremeyeceğimiz öngörülmüş ve yönetimine kendilerinden birini atamak istemiş olmaları kuvvetli ihtimaldir. Anlaşılan, derin bir alt-üst oluşa izin vermeden, kontrolü kaybetmeden, kendi yönetimlerinde bir ‘mali operasyona’ başvurulacak, borçlar yeniden yapılandırılaraktır. Dışarıyla mükemmel uyumlu mevcut hükümetin ayakta kalabilmesi de bu operasyona bağlıdır. IMF görüşmelerinin neticesinde, bir ‘ekonomik paket’ açıklanması şaşırtıcı olmayacaktır. Dünyadaki kriz, bu minareye çok güzel kılıf olacaktır.

Sözümona sosyal güvenlik reformu, çifte vergilendirilmeyi önleme bahanesiyle vergiden muafiyet, yabancı personel çalıştırma serbestliği, ihracatta rekabet adına ücretlerin dahada düşürülmesi, esnek işgücü-esnek ücret piyasası, sendikal hakların yok edilmesi, müktesep tüketici haklarının ilgası, muhalefetin zaptu rapt altına alınması, bürokrasi ve mahkemelerin by-pass edilmesi ve ilişkin bir dizi sözde hukuki düzenlemeler, keyfiyet ve kapitülasyonlar; ‘reform-yeniden yapılandırma’ adı altında bu sürecin kaçınılmaz parçalarıdır. Bu süreçte, milli menfaatlere ve güçlü devlete yer yoktur. Demokrasiye de.!
Dünyadaki kriz derken, düzeltelim. Dünya Amerika’dan ibarettir sandığımız için öyle söylüyoruz. Rusya başta olmak üzere, Çin, İran, Hindistan gibi ülkeler çokta endişeli değildir. Borsalardaki ve nispi etkiler dışında, bu süreçten güçlenerek çıkacakları tahmin edilmektedir. Asıl güç olarak, üretim kapasitesi ve milli devletler kendini yeniden gösterecektir. Amerika hapşırsa, dünya zatürre olur dönemi kapanmıştır. Sürecin bir süre yüksek oynaklık -volatilite- şeklinde devam edeceğini, 2.5 buçuk trilyon doları bulan nakit devlet fonlarıyla bu ülkelerin, küresel finans-sermayeyi de sallayacağı ufukta belirmiştir.
Püf noktası, dünyada devletlerden ve ekonomilerinden bağımsız ama içinde; dolar eksenli bir ikinci küresel piyasanın, düzensiz bir piyasanın oluşmuş olması, varlığıdır. Bu piyasayı, oyun alanını, aktörlerini anlamadan gelişmeleri anlamak mümkün değildir. Bu, anarşik ikinci ekonomik-ticari ve mali yapı, bütün devletler içinde tehdit unsurudur ve çelişme halindedir. Adına ‘Küreselleşme’ denilen, gayri-milli karaktere bürünüp ilk önce kendisi küreselleşen, tüm dünyayı ‘oyun alanına’ çeviren bunlardır. Bunlar için, paranın milliyeti-rengi yoktur.
Yaşadığımız ve önümüzdeki dönemde devam edecek asıl mücadele; dünyayı ikibin site devletine dönüştürerek CEO ların idaresinde kolay yönetmek isteyen ‘Küresel Efendilerle’ ulus-devletler arasında, milliyetçilik-bağımsızlık temelinde cereyan edecektir. Bu küresel güçler, ülkemizi teslim ve devir almaya çalışmaktadırlar.

Yorumunuzu Ekleyin

Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Benzer Yazılar

  • XHTML CSS RSS