Zil takıp oynayanlara… - Yiğit Bulut
Nisan 22, 2008 - YİĞİT BULUT
Yazıya başlamadan önce Türkiye’de “her alanda” özellikle “stratejik her noktamızda” gerçekleşen yabancı alımları ile zil takıp oynayanlara şu soruyu sormak istiyorum; hazır değerlerin satılması ile ortaya çıkacak sistemde daha doğrusu ekonomik çarkın tamamen yabancı kontrolüne geçtiği bir yapıda, Türk vatandaşlarını nereye koyuyorsunuz?
Sevgili dostlar, siz soruya cevap ararken yaşadığım bir olayı anlatarak süratle dönüştüğümüz yapının risklerine geçmek istiyorum; İstinye’de yabancı sermayeli bir süpermarketin bahçesindeyim. Başınızı yukarı kaldırdığınızda tam tepenizde yeni Amerikan konsolosluğu, kapının biraz ilerisinde ithal araç satan (bölgedeki en büyük yapılardan biri olan merkez) ve hemen yanında da “yabancı bir isimle inşa” edilen ve İngilizce bilmeyenin kapıyı dahi bulamadığı konaklar var… Hangi ülkede olduğunuzu çevreye bakarak anlamanız mümkün değil. Küreselleşme bu olsa gerek. Yerel olanın farkının kaybolması.
Acaba her yerde böyle mi?
Bu örnek size fazla anlamlı gelmediyse, küreselleşen-sahipliği yabancılaşan bir ekonomik yapıyı birlikte hayal edelim. Ülkedeki bankalar yabancı sermayeli. Üretim yapan şirketler yabancılara geçmiş. Muhteşem binalar, geniş yollar, her koyda doğa katledilerek yapılan dev tesisler var. Kısacası ülke yeniden inşa edilmiş ama yerli halk sahipliği tamamen kaptırmış, sadece hizmet sektöründe çalışıyor…
Bu noktada soralım; her yerin yeniden inşa edildiği, dünyanın bütün markalarının olduğu, her koyda ayrı bir tesis olan, şehirlerin otel markalarına boğulduğu bir ülkede yerli halk yılda 3-5 bin dolar gelir ile hangisinden yararlanabilecek?… Hiçbirinden… Hizmet sektöründe yani inşa edilen otellerde, marketlerde çalışıp, aldığı üç kuruş para için, kendi koylarını işgal edenlere teşekkür edecek…
Sevgili dostlar, bu noktada “küreselleşme” olgusunu ele alan “Metin Aydoğan’ın” son kitabından bahsetmek ve “tez-antitez” ilkesine sadık kalarak, bazı alıntılar yapmak istiyorum;
- Küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt: Eğer dünyayı tek pazarlı bir yapı haline getireceksek, parçaları küçük olmalı. Bugün dünyamızda tanık olduğumuz gelişmeler, birbirinden ayrı ayrı ve karmaşık bir olaylar yumağı değil, bir süreç; hükümetsiz bir yönetim yayılmasına doğru ilerleme süreci…
- Uluslararası şirket faaliyetlerinin küresel örgütlenmede aldığı yeni biçim, bu biçime uyum gösteren pazar türünü yaratma isteğini de beraberinde getirdi. Bir yandan gelişmiş ülke merkezli ortak pazarlar ortaya çıkarken, diğer yandan azgelişmiş ülkelerde, “ulus-devlet” yapılarını etkisizleştiren dağılma ve bölünme eğilimleri yaygınlaştı. 1990-2000 arasında yılda 25 yeni ülke ortaya çıktı…
Sonuç: “2008 yılında Türkiye’ye X milyar dolar daha gelir” diyerek analiz yapıp, var olan bütün şirketlerin yüzde 50 ila yüzde 100’ünün satılacağını hesaplayanlar, acaba yukarıda değindiğim sorulara da cevap arıyorlar mı?
Son söz: AB merkezli bankaların ülkeye gelmesi; “KOBİ” dediğimiz yapılara, kendi ülkelerindeki şirketler ile Gümrük Birliği içinde rekabet ederken, ne kadar kredi üretecekleri noktasından ayrıca bir kez daha sorgulanmalı… Şöyle düşünün; Bursa’da yerleşik bir firma AB’de yerleşik bir firma ile gümrük birliği içinde rekabet ediyor. Düşük kur ve Gümrük Birliği’nin haksız rekabet şartları belini bükerken, kredi kullandığı Türk Bankası, AB’de yerleşik ve rekabet ettiği firma ile büyük iş yapan bir bankaya satılıyor. Avrupalı rakip bankayı arayıp, kendine göre “iş hacmi çok düşük” olan Türk firmasının kredi hattını kestiriyor. Bir süre sonra ne oluyor? Şartlar daha fazla izin vermediği için Bursa’daki firma kapanıyor ve Avrupalı markanın ithalatçısı oluyor. Yani üretim çöküyor! Hoş geldin Osmanlı gibi bir İmparatorluğun ekonomik sonunu hazırlayan “Baltalimanı anlaşması”!


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.