Anadolu’nun ‘Eren’i… - Oktay Ekinci
Nisan 16, 2008 - OKTAY EKİNCİ
İlhan Selçuk’ un pazar günkü Pencere’si sayfanın altına kadar dayanmıştı. Gören de zannederdi ki yer bitince, yazıyı da bitirmiş …
Oysa her zamanki gibiydi. Öylesine sonlanmıştı ki sayfada yer kalsa bile devamı artık olamazdı. O sözünü söylemiş, gerisi okuyanların düşlerine kalmıştı …
Fransız atasözü nasıldı ?
Her şey bitti dediğinde, geride koskocaman bir gelecek vardır..
Pazar günkü Pencere’nin özeti de bu değil miydi?
…
Ne var ki aynı Pencere, yıllardır sayfanın sonuna dayanmaz; çoğunlukla ortalara doğru biter…
Düşünce berraklaşmış; söz de açık ve anlaşılır olunca, uzatmaya ne gerek var?
Nitekim bizlere de kısa yazın der ve ekler:
Yazıyı sarkıtıp torbalaştırmayın…
Buna rağmen lafa girdi mi çıkamayanlarımız için, hiç değilse “ara başlık” larla sözlerini okunabilir kılmalarını da kibarca anımsattığını bilirim.
Ama asla incitmeden?
…
İlhan Selçuk, eleştirinin saldırmak değil, uyarmak olduğunu; kızgınlığımızı aşağılayarak değil, öğreterek göstermemiz gerektiğini; hatta sözümüzü sakınmamak için bile bir kez daha düşünüp, kırıp dökmeden söylemek gerektiğini öğretti…
Bu nedenle, geçen 21 Mart’ın kör karanlık sabahında; yani erenlerin coğrafyasında Nevruz şafağına az kala; doğanın ve insanlığın bu yeniden doğuş gününü bayramlaştıran lara sevdalanmış bir bilgeyi, yatağından kaldırtarak götürtenlere hep sormak istedim:
Sizin neyinizi incitti ki?
Ertesi gün de yazmıştım. Japon Gülü’nün yazarı, artık sonsuza dek Nevruz Gülümüz… Her 21 Mart, bundan böyle Nevruz Gülü’nün de kutsanacağı tarih olacak…
…
İkisine de Eyvallah, yılların tanığı binlerce Pencere’sinin belki de en uzunuydu; ama okuyan herkes için ne kadar da kısaydı? En kalın kitaplara sığmayacak onca derinliği nasıl da hemen paylaşıverdiğini düşünmeyen var mıdır?
Bir keresinde, 2. sayfayı dev bir reklam kaplamış; sağ üstteki köşesi için, ancak birkaç satırlık yer kalmıştı. “Pencere” de işte o kadar olmasın mı? Üstelik girişiyle, devamıyla ve bitişiyle yine tam bir makale olarak…
Çünkü İlhan Ağabey, yazmadan önce sorar;
Ne kadar yerim var?..
Sonra santimine uyarak döktürür…
Okurları, devamı için başka sayfaya göndermek yerine, üç cümleyle düşünmeye yöneltmenin gizi nedir?
Dünyada bilmem ama Anadolu’da bunun adı erenliktir…
…
Sözü yine pazar günkü yazısında da kucakladığı baba erenlere getirmeyi becerebildim mi, bilmiyorum…
Ama artık şunu açıkça ve yüksek sesle söylemeliyiz ki İlhan Selçuk, tarihin o efsanevi baba erenleri arasındaki yerini çoktan aldı …
Onlara duyduğu hayranlığı yansıtan yazılarından ötürü değil. Hele Bektaşilerin, her nedense fıkra denilen ama tüm yönleriyle Anadolu görmüş geçirmişliğini yansıtan özlü sözlerini anımsattığı için de değil…
Yaşamdaki her an ve her koşulda terk etmediği özgür duruşuna bakarsanız; Gericilerin ve Anadolu’ya yabancılaşmışların onca yıpratma gayretlerini nasıl da gülümseyerek boşa çıkardığını anımsarsanız;
Sevgili Orhan Bursalı‘nın hayran kaldığım deyişiyle, kimi gazete köşelerindeki hırlaşan yaratıkları bile ne denli sakin ve ermiş bir sabırla izlediğini fark ederseniz;
Hatta kimi karşıt düşünceliler arasından, özünde ülkesine ve Cumhuriyete bağlı olanlarla kurduğu içtenlikli dostlukları düşünürseniz;
Eğer birisi Şu Anadolu erenleri günümüzde de var mı diye soracak olsa, İlhan Selçuk demez de ne dersiniz?..
Oktay Ekinci
Cumhuriyet


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.