POSTACILARDAN MEKTUP VAR…-Ahmet EROĞLU
Şubat 10, 2008 - AHMET EROĞLU
Dün bir grup potacı adına yazılmış hoş bir mektup aldım.
Mektup diyorum mektup.
Mesaj, e-posta değil.
Ak kâğıda yazılmış ve beyaz zarfa konulmuş bir mektup.
Doğrusunu söylemem gerekirse çok uzun yıllar olmuştu birisinden bir mektup almayalı.
Oldukça duygulandım.
Emekliği yaklaşmış ve adının verilmesini istemeyen postacı, yaşadıkları sorunları anlatırken, memur sendikalarının toplu sözleşme yapamadığını, hükümetin kendilerini hiç düşünmediğini, eski günlerini anarak yazıyor ve ekliyor:
“Mektup Anılar ve Postacılar” adlı daha önce yazmış olduğunuz yazınızdan çok etkilenmiştik, mümkünse yeniden yayımlar mısınız”
Elbette emekçi arkadaşlar, elbette!
…
“Mektup.
Bir şey haber vermek, bir şey sormak ya da istemek için birine gönderilen, zarfa konulmuş yazılı kağıt.
Bu sözcük, şimdiki kuşak için herhangi bir şey ifade etmiyor.
Adını biliyorlar yalnızca.
Birde sorarsanız ne olduğunu, sözlüğe bakarak veriyorlar yanıtını.
Oysa bizim kuşağın belleğinde silinmesi olanaksız derin izleri var mektupların.
Her biri bir dostluğun belgesi
Her biri yaşanmış anıların birer abidesi.
Her biri ayrı bir özlemin, sevginin, aşkın, umudun ve sevincin habercisi.
Anımsayın;
Nazım’ın Piraye’ye,
Ümit Yaşar’ın Mihriban’a,
Kafka’nın Milena’ya mektuplarını…
Hepsinde derin duygu, aşk, umut, özlem var.
…
Yaşamımıza girerek bizi teslim alan yeni haberleşme teknolojisi, mektup kavramını unutturarak, mektupları ortadan kaldırdı.
Yerine cep telefonlarıyla gönderilen kısa, Türkçe’si bozuk mesajları, e-postaları,
MSN Messenger sohbetlerini koydu.
Artık, yüreğimizden kopup gelen coşkulu duyguları, kokulu zarflı ak kâğıtlara yazamıyoruz.
Kapımızda, aileden biri gibi gördüğümüz postacıları bulamıyoruz.
Küçük çocuklarımıza,
“Bak postacı geliyor, selam veriyor.
Herkes ona bakıyor, merak ediyor.
Çok teşekkür ederim postacı sana,
Çok sevinçli haberler getirdin bana…” şarkısını söylemiyoruz; söyletemiyoruz.
Küçükken çok sevdiğim bu şarkıyı, şu an yazarken bile, ne kadar duygulandığımı anlatamam.
Mektupların yaşamımızdan neden çalındığını tartışacak değilim.
Birkaç yıl önce yazdığım “Üç Mevsim Mektupları” adlı kitabım da, bu tepkimin duygusal bir yansımasıydı.
Ama beni bu yazıyı yazmaya iten, tahrik ve teşvik eden, aşağıdaki küçücük bir gazete haberiydi.
“Son dönemde iletişim teknolojisindeki gelişmeler nedeniyle bir ölçüde gözden düşseler de, yıllaradır evlere ‘müjde’ taşıyan postacılar, şimdi kendi dertlerini zarfa koydu.
Önceki hükümetlerden aldığı bayrağı taşıyan IMF memuru AKP, halkımızı her geçen gün yoksullaştırıyor. Artık beyaz zarf içinde mektup değil, sarı zarf içinde icra tebligatları, mahkeme celpleri taşıyoruz. Bir zamanlar sevinçli haber getirdiğimiz için dört gözle bekleniyorduk, şimdi bizi gören kaçıyor…”
Haberi okuyunca düşündüm, düşündüm…
Beni anılar yolculuğuna çıkardığı için sevinmeli miydim, yoksa yüreğimizin, özlemlerimizin, bekleyişlerimizin bile teknolojinin esiri olduğuna üzülmeli miydim?
Ne dersiniz postacılar masallarda mı kalacak yoksa?


Yorumunuzu Ekleyin
Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.