İlk Kurşun Logo

Önemli Duyuru

Gazetemiz 31. sayıdan sonraki sayıları İnternet üzerinden ücretsiz olarak yayımlayacaktır. 2009'dan itibaren basılı yayın durdurulacaktır. Bilgilerinize sunarız.

Aboneliklerle İlgili Duyuru

Gazetemiz abonelik sistemini de durdurmuştur. Bundan sonra yeni abone kabul etmeyecektir.

Anayasada Yer Alışının 70. Yıldönümünde «Laik Devlet Kavramının Açık Tanımı!» - Prof. Dr. Özer OZANKAYA

Şubat 06, 2008 - ÖZER OZANKAYA

Din adına yasa yapmaya kalkışan bir hükümet ya da siyasal erk, ulusun egemenlik hakkını ortadan kaldırmaya girişmiş, dolayısıyla meşruluğunu yitirmiş demektir. Türk demokrasisinin temeli, çağdaş ve bağımsız Türk toplumunun bağ dokusu olan laiklik ilkesinin anayasamızda yer alışının 70. yıldönümüne ulaştık.

Ne yazık ki, “Su uyur, düşman uyumaz!” gerçeğini anımsatırcasına, Cumhuriyet Devrimlerinin iç ve dış düşmanları, el ele vermişler, tam da bu yıldönümüne denk getirerek, “Kadınları ikinci sınıf insan” yerine koyucu bir giyime başta eğitim olmak üzere kamusal alanlarda sergilenme yolunu açarak laik düznimizi yıkmaya kalkışmış bulunuyorlar.

Bu demokrasi düşmanlarına anında gelen ilk dış destek ise, Lozan‘ı da onaylamamış bulunan ABD hükümetinin desteği olmuştur!

Gelin de Atatürk‘ün uyarısını anımsamayın:

“Yabancılar halifeliğe saldırmıyorlar. Ama Türk ulusu saldırıdan kurtulamıyor. Türk ulusuna daha kolay saldırabilmek için halifeliğin devam emesi (Bugün de kadınların torbalara sokulması, şeyh sanlı demokrasi düşmanlarının Washington dahil, devlet katında ağırlanması … Ö.O.) tercih ediliyor.”

Görüldüğü gibi, demokrasiye yönelen en büyük saldırıların bir bölümü, din kılıfı altında yapılan saldırılardır.

Yurdumuzda bu saldırılar, yakın zamana değin, açıkça ulusal egemenliğin küfür olduğu söylenerek, yani doğrudan doğruya demokratik düzeni yıkma amacı ortaya konularak yapılmaktaydı.

Son on yıldanberi, ulusal egemenlik ilkesi açıkça saldırı tahtasına konmuyor. Tersine, tıpkı Cumhuriyetimizin kuruluşu sırasında halifelik ve saltanatın kaldırılmasını önleyemeyen ulusal egemenlik karşıtlarının, kurdukları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası aracılığıyla yaptıkları gibi, ulusal egemenlikten yanaymış gibi görünerek onun içini boşaltmak yolu seçilmiş bulunuyor.

Bu yola girenlerin en sık başvurdukları söylemlerden biri de “Laikliğin tanımının yapılmamış olması” savıdır.

Oysa asıl kendileri laikliği nasıl anladıklarını ortaya koymamakta, ancak örneğin “Dindar bir cumhurbaşkanı isteme”, “öğrencilere ve kamu görevlilerine dinsel inanç sergileme yolunu açma”, “kadını korunmaya muhtaç toplum kesimi sayma” gibi istekleriyle kafa ve gönüllerindeki devlet ve toplum düzeni tanımını ortaya koymaktadırlar.

Laiklik, Yani Demokrasi Düşmanlarının Asıl Sıkıntıları!

Laiklik karşıtlarının asıl sıkıntıları, Türk Demokrasi Devrimi ilkelerinin, değiştirilmesi önerisinin bile yapılamayacağı bir biçimde anayasal güvence altına alınmış bulunmasından ileri gelmektedir.

İşte bu engeli aşabilmek için, bir yandan doğru olmadığını bile bile “Laikliğin tanımı yapılmamış” olduğunu öne sürüyorlar. Bir yandan da laikliğin doğru tanımı olan “Her dinsel inançtan olan ve herhangi bir dinsel inanca gerek görmeyen yurttaşların eşit insan ve yurttaş haklarının güvencede olduğu bir siyasal ve toplumsal düzen” tanımına asla yanaşmamakta, ama “inanç özgürlüğü” gibi soyut bir deyimle yetinmektedirler. Çünkü, yine kendileri yüzünden eğitimsiz bırakılıp, yasalarımızla yasaklanmış olduğu halde çağ-dışı tarikatların güdümüne sokulan yurttaş kesimlerinin bilgisizlik üzerine dayalı inanç duygularını sömürmeyi sürdürebileceklerine inanıyorlar.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bu yana bu yoldaki en büyük destekçileri olan Batılı sömürgeci devletlere bel bağlıyorlar!

Türk Devrimi Laikliğin En Açık Ve Tutarlı Tanımına Dayalıdır!

Oysa Türkiye Cumhriyeti’nin kurucu kadroları, yaptıkları anayasa hukuku düzenlemesiyle, getirdikleri yasa ve yönetmeliklerle, laikliğin yukarda belirtilen doğru tanımını yapmış, böylece de ulusal egemenlik düzenini işlemez kılıcı her türlü girişimi hukuk ve yasa dışı kılmıştır.

Tüm uygar insanlığa bugün de örnek olacak yetkinlikteki bu tanım, Şer’iye ve Vakıflar Bakanlığını kaldıran yasada yer almaktadır:

“Türkiye Cumhuriyetinde insan ilişkileriyle ilgili hükümlerin yasalaştırılması ve uygulanması Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğı hükümete aittir.”

Laik düzenin en açık gerekçesini de, tam olarak neleri gerektiridiğini de açıklamak bakımından en uygun ve tam tanım budur.

Laik düzen düşmanları, maskelerini düşürdüğünü bildikleri bu tanımın duyulmasını bile hiç mi hiç istememekte, “Biz artık değiştik; ulus egemenliğini reddetmiyoruz” demeye koyulduktan bu yana, bu tanıma bir tek cümlelerinde bile yer vermemektedirler.

Gerçekten de bunların yaptığı gibi laikliği yalnızca soyut biçimde “İnanç özgürlüğüdür” diye tanımlamak, dinsel baskıyı da, din duygularının sömürülerek dinin bir siyaset ve ticaret aracı yapılmasını da önlemeğe yetmez.

Bunları sağlayacak laiklik tanımı, bir toplumda insanlar arasındaki ilişkileri, yani kamusal alanları düzenleyecek yasaların her hangi bir inanç adına, o inancın ilkelerine göre yapılmasının önerilmesinin bile meşruluk dışı olduğunu söyleyen tanımdır.

Kamu yaşamına ilişkin karar ve işlemlerde “dine uygunluk fetvası” aramaya kalkışmanın meşruluk dışına düşmek olduğunu kabul eden tanımdır.

Yurtaşları arasında değişik din ve mezhep sahipleri ile herhangi bir dinsel inanca sahip bulunmak gereğini duymayan insanların bulunduğu gerçeğini gözönünde tutan bir devlet, toplumun ortak yaşamını ( = iş yerlerinden bilim ve sanat kurumlarına, tapu dairesi ya da mahkeme salonundan hastahaneye, parka, kamu ulaşım araçlarına… değin her yerdeki insan ilişkilerini) düzenleyecek yasaları ve kuralları, görüşme ve tartışmalar yoluyla, özgür oyla yapmak ve asla değişmezlik, kutsallık, tartışılmazlık niteliği vermeğe kalkışmamak zorundadır.

Kamu yararının hergün, her yurttaş tarafından özgürce ve yeniden yeniye tartışılabilmesi demokrasinin, yani ulusal egemenlik ilkesiyle insan haklarının temel koşuludur. Yasaların bir din adına yapılması durumunda buna olanak kalmayacağı açıktır.

Din devleti yandaşlarının ulusal egemenlik ilkesine saldırmalarının temelindeki neden, demokraside kutsal, dolayısıyla eleştirilmez ve değişmez yasaya yer olmayışıdır.

Din adına değişmez yasa koymaya ve böylece ulusal egemenliği ortadan kaldırmaya yönelik herhangi bir girişim, demokratik düzen açısından baskı ve zulüm yönetimi demektir ve insan haklarının en başta geleni olan “zulme karşı direnmek” hakkını doğurur.

Bir siyasal iktidar, olmaz ya, tüm seçmenlerin oyunu alsa bile, ne din adına, ne herhangi bir başka doktrin adına değişmez yasa koymaya kalkışamaz. Kalkıştığı anda meşruluğunu yitirir ve o yönetime uymak zorunluluğu ortadan kalkar. Çünkü egemenliğin asıl sahibi olan ulus bireyleri, her zaman görüşlerini, kanılarını değiştirmek hakkına sahiptirler. Demokratik bir toplumda her ergin kişi dinini de seçmekte özgürdür.

Din adına yasa yapmaya kalkışan bir hükümet ya da siyasal erk, ulusun egemenlik hakkını ortadan kaldırmaya girişmiş, dolayısıyla meşruluğunu yitirmiş demektir.

İşte hepsi de ulus egemenliği düzeninin zorunlu gereği olan saltanat ve halifeliğin kaldırılışı, tekke ve tarikatların kapatılışı, kimi giysilerin giyilmesinin yasaklanması, eğitim-öğretim birliği, kadın-erkek eşitliği … ile ilgili Devrim Yasalarının değiştirilmesini önermenin bile yasak oluşu, gerçekte ulusal egemenlik ilkesini ortadan kaldırma girişimlerinin yasak olması demektir; çünkü böyle bir önerme, baskıcı bir yönetim kurma, ulusun gerçek anlamında kendi yönetimini kendisinin belirlemesi hakkını ortadan kaldırma girişimi demektir.

Laikliğin de, değiştirilmesini önermenin bile yasak olduğu bir anayasa hükmüne dönüştürülmesinin gerekçesi doğrudan doğruya budur!

Demokrasinin özü olan laiklik ilkesinin anayasamızda, değiştirilmesinin önerilmesi bile önlenmiş olarak yer alışının 70. yıldönümünde, Türk üniversiteerini ve giderek tüm kamusal yaşam alanlarını din baskıcılığı altına almaya yönelen, bu nedenle demokrasiye karşı darbe niteliği taşıyan yasa ve anayasa değişikliği girişimlerinin başarısızlığa uğratılması, Cumhuriyet Türkiyesi’nin bağımsız varlığının, çünkü güvenliğinin başta gelen bir gereğidir.

Kültürü, Yunus Emre’nin

“Şeriat bir gemidir, hakikat deryasıdır

Ne denli sağlam olsa geminin tahtaları

Ona dalga vurdukça aşınıp gidesidir”

diyen bilgeliyi ile yoğrulmuş olan Türk ulusu, Atatürk‘ün :

İnsanlıkta dine ilişkin duygular bilim ve tekniğin ışıklarıyla dupduru olup yücelmedikçe, din oyunbazlarına her yerde rastlanacaktır.

yarısını kendisine kılavuz yaptığını, Cumhuriyeti koruyan ve kollayan kurumları aracılığıyla bu din oyunbazlarını mahcup ederek bir kez daha kanıtlayacaktır.

Yorumunuzu Ekleyin

Bu yazıya yorum yapabilmeniz için giriş yapmalısınız.

Benzer Yazılar

  • XHTML CSS RSS